Hava Durumu

Yağmalamanın yeni adı: Festival, ihale, sadakat ve siyaset

Yazının Giriş Tarihi: 15.08.2026 15:18
Yazının Güncellenme Tarihi: 15.08.2026 15:18

Türkiye’de yerel yönetimler artık sadece yol yapan, çöp toplayan, su hizmeti veren kurumlar olmaktan çıktı.

Belediyeler bugün; siyasetin finans merkezi, parti içi güç mücadelelerinin sahnesi ve milyarlarca liralık rant alanlarının yönetildiği yapılara dönüştü.

Geldiğimiz noktada sorun yalnızca birkaç belediyeye yönelik operasyon ya da bazı isimler hakkında ortaya atılan iddialar değil. Sorun çok daha derin, çok daha yapısal bir tehlikeye dönüştü.

Aslında bugün yaşanan tablo, yaklaşık 30 yıl önce başlayan yeni bir siyasi modelin sonucu.

1994 yılında İstanbul’da başlayan süreç, yerel yönetimlerin merkezi siyasete yürüyüş için nasıl bir sıçrama tahtası olarak kullanılabileceğini gösterdi.

O günden sonra belediyeler yalnızca hizmet üretme alanı değil; siyasi kadroların yetiştiği, ekonomik gücü devşirdiği ve parti organizasyonlarının finanse edildiği merkezlere dönüştü.

Bugün ise aynı modelin farklı partiler eliyle devam ettiğine tanıklık ediyoruz.

2024 yerel seçimlerinden sonra birçok belediyeyi kazanan CHP’nin elde ettiği başarı, kısa sürede yerini soruşturmalara, yolsuzluk iddialarına, ihale tartışmalarına ve operasyon haberlerine bıraktı. İstanbul’dan başlayan süreç Antalya, Adana, Mersin, Adıyaman ve Uşak gibi birçok kente yayıldı. Ancak tartışmaların büyük bölümü siyasi kamplaşmanın gölgesinde yürüdüğü için, asıl meseleler konuşulamıyor.

Çünkü mesele birkaç kişinin hatasından ibaret değil.

Asıl mesele; liyakatin yerini sadakatin aldığı bir yerel yönetim düzeninin oluşmuş olmasıdır.

Bugün birçok belediyede uzmanlık yerine “Başkana yakınlık”, kurumsal hafıza yerine “Ekipçilik”, kamu yararı yerine ise “Siyasi sadakat” belirleyici hale geldi.

Belediyeler adeta modern derebeylik alanlarına dönüşürken; iştirak şirketleri, ihaleler, doğrudan temin yöntemleri, vakıf ilişkileri ve organizasyon bütçeleri bu sistemin ekonomik omurgasını oluşturuyor.

İster kabul edin, ister kabul etmeyin, çok yakından takip ettiğim için benim memleketim olan Erzurum ve Antalya’da ortaya çıkan tablo bu yapının nasıl işlediğini gösteren çarpıcı bir örnek niteliğinde.

Festivaller, konserler, kültür sanat organizasyonları üzerinden dönen milyonlarca liralık bütçeler; aynı şirketlerin sürekli tercih edilmesi, doğrudan temin yönteminin olağan hale gelmesi ve belediye iştiraklerinin siyasi kadrolaşmanın merkezine dönüşmesi ciddi soru işaretleri yaratıyor.

Sorarım size: Bir konser organizasyonunun farklı kalemlere bölünerek ayrı ayrı doğrudan temin yoluyla aynı firmalara verilmesi, mevzuatın ruhuna uygun mu? Ya da böyle bir mevzuat var da bizim mi haberimiz yok.

Belediye yöneticilerinin kendi şirketlerinden belediye iştiraklerine satış yapması etik mi?

Yandaş ve sülalesini şirket yönetimlerine ataması kabul edilebilir mi?

Asıl tartışılması gereken konu bu.

Çünkü bugün belediyelerde ortaya çıkan model, hizmet üretmekten çok siyasi ve ekonomik güç üretmeye odaklanmış durumda.

Kentin altyapısı, ulaşımı, su yönetimi ya da deprem hazırlığı gibi uzun vadeli yatırımlar geri planda kalırken; kısa sürede siyasi karşılık üretecek konserler, festivaller ve vitrin projeleri adeta birbirleri ile yarışıyorlar.

Niye? Vitrini canlı tutup, arka bahçeden malı götürme hesapları…

Oysaki belediyecilik, halkla ilişkiler organizasyonu değildir. Ama gelin görün ki yutturuyorlar.

Niye, işin içinde rant var. Rüyalarında bile göremeyecekleri milyon dolarlar var..

Kent yönetmek; imar planından ulaşıma, çevreden sosyal adalete kadar uzun vadeli bir kamu sorumluluğudur. Ancak mevcut düzene bakıldığında belediyeler giderek daha fazla “Seçim makinesi” gibi çalışıyor. Bu durum yalnızca kamu kaynaklarının verimsiz kullanılmasına değil, aynı zamanda kent yaşamının daha kırılgan hale gelmesine yol açıyor. Örneklerine bakabilirsiniz…

Bugün birçok büyükşehirde belediye bütçeleri bazı bakanlıkları aşmış durumda. Böylesine büyük ekonomik gücün şeffaflık yerine kapalı ilişkiler ağıyla yönetilmesi ise kaçınılmaz olarak yozlaşmayı ve çıkar odaklarını büyütüyor.

Daha da önemlisi, bu yapı sadece belli bir partiye özgü değil. Türkiye’de iktidar değişse bile sistem değişmiyor. Değişmeside mümkün değil. Çünkü sorun kişilerden çok düzenin kendisinde yatıyor.

Yerel yönetimlerin merkezi siyaseti finanse eden yapılara dönüşmesi, belediye başkanlığını da bir hizmet makamından çıkarıp siyasi yatırım alanına dönüştürüyor. Böyle olunca da belediye başkanlığı; kente hizmet etmenin değil, güç devşirmenin aracına dönüşüyor.

Bana göre Türkiye’nin ihtiyacı olan tek şey; yerel yönetimlerde köklü bir yasal ve zihniyet değişimidir.

Şeffaf ihale sistemi, bağımsız denetim mekanizmaları, liyakat esaslı kadrolaşma ve belediye iştiraklerinin sıkı denetimi artık ertelenemez bir zorunluluktur.

Aksi halde memleket daha çok yaşanmaz hale gelecek.Bal tutan parmağını yalayacak ve ne kadar at hırsızı varsa iş adamı kimliği ile çıkıp memleket insanının başına bela olacak.

Çünkü belediyelerde başlayan çürüme, en sonunda doğrudan vatandaşın gündelik hayatına yansır. Suya, ulaşıma, barınmaya, çevreye ve kent güvenliğine kadar her alan bundan etkilenir.

Türkiye’nin artık yerel yönetimleri siyasi taht oyunlarının arenası olmaktan çıkarıp yeniden kamusal hizmet odağına döndürmesi gerekiyor.

Yoksa kaybeden yalnızca siyaset değil, memleket ve memleket insanının kendisi olacak.

Anlayana…

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.