Mustafa Kemal’in zekâsı ve Başkomutanlık Meydan Savaşı
Yazının Giriş Tarihi: 25.08.2026 15:22
Yazının Güncellenme Tarihi: 25.08.2026 15:22
Sevgili Okurlarım,
Bazı tarihler vardır; yalnızca takvim yapraklarında bir günü göstermez. O tarihler, bir milletin kaderini, geleceğini ve varoluş mücadelesini anlatır.
30 Ağustos da işte böyle bir tarihtir.
Bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı'nı konuşurken yalnızca bir savaşın sonucundan söz etmiyoruz. Bir milletin yokluk ve imkânsızlıklar içerisinde nasıl ayağa kalktığını, vatanını nasıl savunduğunu ve kendi kaderine nasıl sahip çıktığını konuşuyoruz.
Bu yüzden 30 Ağustos'u anlamak için önce biraz geriye, işgal günlerine gitmemiz gerekiyor.
Çünkü zaferi anlamadan önce, o zaferin hangi şartlarda kazanıldığını bilmek gerekir.
Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması ile Osmanlı toprakları birer birer işgal edilmeye başlanmıştı. Fakat yaşanan işgaller kadar acı olan başka bir gerçek daha vardı:
“İstanbul Hükûmeti bu işgaller karşısında sessiz kalıyordu.”
Hatta dönemin Sadrazamı ve Hürriyet ve İtilaf Partisi'nin lideri Damat Ferit'in işgaller karşısındaki teslimiyetçi anlayışını ortaya koyan şu sözler, dönemin ruhunu anlamak açısından oldukça çarpıcıydı:
“Biz bu yaşananlarda önce Allah'a, sonra İngilizlere güveniyoruz.”
Dönemin Hariciye Nazırı Ali Kemal Efendi'nin İzmir'in Yunanlılar tarafından işgal edilmesinden sonra söylediği sözler ise teslimiyetin boyutunu daha da açık bir şekilde ortaya koyuyordu:
“Ey millet! Yunanlılar buraya işgal için gelmemiştir; hilali korumak, ümmet-i İslam'ı korumak için gelmiştir.”
Fakat Türk milleti bu anlayışı kabul etmedi.
İşte tam burada, tarih sahnesine başka bir güç çıktı:
Kuvâ-yi Milliye ruhu.
Türk milleti, kendi kurtuluşunu kendisinin gerçekleştirmesi gerektiğini gördü. İçte ve dışta kendisine yönelen saldırılara karşı örgütlenmeye başladı. Herkes elinden geleni yapıyordu.
Kimisi silah aldı.
Kimisi mermi taşıdı.
Kimisi cepheye su götürdü.
Kimisi askerin söküğünü dikti.
Ama herkes aynı şeyi söylüyordu:
“Bu vatan bizim ve onu savunmak zorundayız.”
Türk milletinin bu yalnızlığını kabul etmeyen Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı.
Bu çıkış, yalnızca bir şehirden diğerine yapılan bir yolculuk değildi.
Bu, bir milletin yeniden ayağa kalkışının başlangıcıydı.
Mustafa Kemal, karşı karşıya bulunulan tehlikeyi açıkça ortaya koyuyordu:
“Vatanın bütünlüğü ve milletin istiklali tehlikededir. İstanbul Hükûmeti üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmemektedir.”
Peki, İstanbul Hükûmeti görevini yerine getirmiyorsa ne yapılacaktı?
Cevap çok açıktı:
“Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.”
İşte bu anlayış, Millî Mücadele'nin temelini oluşturdu.
Türk milleti yediden yetmişe bu mücadeleye katıldı.
Ve artık mesele yalnızca bir ordunun savaşı değildi.
Bu, bir milletin varlık mücadelesiydi.
Anadolu'nun dört bir yanında zulüm artıyordu.
Yunan ordusu ise kazandığı bazı savaşların verdiği özgüvenle Ankara'ya kadar ilerleyeceğine inanıyordu.
Eskişehir-Kütahya savaşlarından sonra Yunan Kralı Konstantin'e bir yabancı gazeteci:
“Ankara'ya da gidecek misiniz?” diye sorduğunda,
Konstantin'in cevabı ise kendinden son derece emindi:
“Bu ordu ile Ankara'ya değil, cehenneme kadar giderim.”
Fakat Yunan ordusu henüz önemli bir gerçeği öğrenememişti:
Türk milleti “bitti” demeden bu savaş bitmeyecekti.
Ve sonunda takvimler 26 Ağustos 1922'ye doğru yaklaşmaktaydı.
Herkes hummalı bir şekilde hazırlanıyordu.
Fakat bu hazırlıkların büyük bir gizlilik içerisinde yürütülmesi gerekiyordu.
Çünkü yapılacak en küçük bir hata, bütün planı tehlikeye atabilirdi.
Mustafa Kemal'in askerî dehası tam da burada kendisini gösterdi.
Komutanların bir araya gelmesi gerekiyordu.
Fakat bunun düşmanın dikkatini çekmeden yapılması şarttı.
İşte çözüm son derece ilginçti:
Bir futbol maçı.
28 Temmuz 1922'de Akşehir'de Batı Cephesi ile Kolordu askerleri arasında bir futbol maçı düzenlendi.
Dışarıdan bakıldığında her şey normal görünüyordu.
Sporcular sahadaydı.
Halk maçı izliyordu.
Paşalar tribündeydi.
Kurmaylar ve komutanlar bir aradaydı.
Sahanın çevresinde genç subaylar, doktorlar, astsubaylar, askerler, işçiler ve Akşehir halkı bulunuyordu.
Takımlardan biri kırmızı, diğeri beyaz forma giymişti.
Maç başladı.
Tribünlerde ise kimsenin fark etmediği başka bir hareketlilik vardı.
Çünkü komutanlar, düşmanın dikkatini çekmeden Büyük Taarruz'un planlarını görüşüyorlardı.
Maç 2-2sona erdi.
Ama o gün Akşehir'de asıl kazanan ne kırmızı takımdı ne de beyaz takım.
Asıl kazanan, birkaç hafta sonra tarih sahnesine çıkacak olan Türk milletinin bağımsızlık umuduydu.
Ayaklarında bot, yarım çizme ve postal bulunan askerler, bir futbol maçının arkasında ülke tarihinin en kritik görüşmelerinden birini gerçekleştirmişti.
İşte kurtuluşa giden yol, o gün bir futbol sahasından da geçmişti.
Artık beklenen an gelmişti.
26 Ağustos 1922 gecesi, Türk Ordusu büyük taarruz için harekete geçti.
Başkomutan Mustafa Kemal'in vereceği emir bekleniyordu.
Sabah daha gün ağırmadan tüm komutanlar ordusuyla beraber sabah namazını eda ettikten sonra, Mustafa Kemal Paşa’dan o tarihi emir geldi:
“Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!”
Bu söz, yalnızca bir askerî emir değildi.
Bu söz, bir milletin bağımsızlık iradesinin haykırışıydı.
Bin yıldır Anadolu'yu yurt edinmiş Türk milletinin, bu topraklardan silinemeyeceğinin bütün dünyaya ilanıydı.
Türk ordusu ilerliyordu.
Yunan ordusu geri çekiliyordu.
Ve günlerdir kendisine güvenen Yunan Kralı Konstantin'in “cehenneme kadar giderim” sözü, artık tarihin acı bir ironisine dönüşüyordu.
Çünkü Türk Ordusu yalnızca düşmanı yenmek için değil, vatanı kurtarmak için ilerliyordu.
Ve nihayet...
30 Ağustos 1922.
Başkomutanlık Meydan Muharebesi kazanıldı.
Türk ordusu büyük bir zafer elde etti.
Fakat bu zaferin anlamı yalnızca askerî değildir.
Çünkü bu zaferle birlikte bir millet yeniden doğdu.
Tarih boyunca sayısız devlet kurmuş Türk milleti, Gazi Mustafa Kemal'in önderliğinde yepyeni bir devlet kurmanın yolunu açtı.
Türk milleti kendi devletinin sahibi oldu.
Cumhuriyet'e giden yol açıldı.
Ve işgal altında yok olmaya terk edilen bir millet, yeniden ayağa kalktı.
Kurtuluş Savaşı yalnızca Anadolu'nun kaderini değiştirmedi.
Dünyanın dört bir yanında sömürge altında yaşayan milletlere de umut verdi.
Mahatma Gandhi'ye atfedilen şu söz, bu etkinin nasıl algılandığını göstermesi bakımından dikkat çekicidir:
“Mustafa Kemal İngilizleri yenene kadar Tanrı'yı da İngiliz'in yanında zannediyordum.”
Dönemin İngiliz Başbakanı David Lloyd George'a atfedilen sözler de Mustafa Kemal'in askerî ve siyasi dehasının karşı tarafta nasıl bir etki bıraktığını göstermektedir:
“İnsanlık tarihi birkaç yüzyılda bir dâhi yetiştirebiliyor. Şu talihsizliğimize bakınız ki bu dâhi Küçük Asya'da çıktı. Hem de bize karşı. Mustafa Kemal'in gücü karşısında elden ne gelebilirdi?”
İşte sevgili okurlar, bu sözler bize önemli bir şeyi hatırlatıyor:
Türk'ün zaferi, yalnızca Türk milletinin zaferi değildi.
Bu zafer, emperyalizme karşı mücadele eden mazlum milletlere de umut ışığı oldu.
Bugün 30 Ağustos'u kutlarken yalnızca bir askerî zaferi değil, bir milletin yeniden doğuşunu kutluyoruz.
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, bu vatan için canını veren bütün şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.
Sevgili okurlarım, 30 Ağustos tarihi itibari ile “Yarbay” rütbesi ile onurlandırılacak olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin yiğit neferi, değerli dostum M.Engin KISA’yı tebrik ediyor Zafer Bayramını kutluyorum.
Yüce Türk milletinin ve onun kutlu ordusunun Zafer Bayramı kutlu olsun.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Abdullah ŞAHİN
Mustafa Kemal’in zekâsı ve Başkomutanlık Meydan Savaşı
Sevgili Okurlarım,
Bazı tarihler vardır; yalnızca takvim yapraklarında bir günü göstermez. O tarihler, bir milletin kaderini, geleceğini ve varoluş mücadelesini anlatır.
30 Ağustos da işte böyle bir tarihtir.
Bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı'nı konuşurken yalnızca bir savaşın sonucundan söz etmiyoruz. Bir milletin yokluk ve imkânsızlıklar içerisinde nasıl ayağa kalktığını, vatanını nasıl savunduğunu ve kendi kaderine nasıl sahip çıktığını konuşuyoruz.
Bu yüzden 30 Ağustos'u anlamak için önce biraz geriye, işgal günlerine gitmemiz gerekiyor.
Çünkü zaferi anlamadan önce, o zaferin hangi şartlarda kazanıldığını bilmek gerekir.
Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması ile Osmanlı toprakları birer birer işgal edilmeye başlanmıştı. Fakat yaşanan işgaller kadar acı olan başka bir gerçek daha vardı:
“İstanbul Hükûmeti bu işgaller karşısında sessiz kalıyordu.”
Hatta dönemin Sadrazamı ve Hürriyet ve İtilaf Partisi'nin lideri Damat Ferit'in işgaller karşısındaki teslimiyetçi anlayışını ortaya koyan şu sözler, dönemin ruhunu anlamak açısından oldukça çarpıcıydı:
“Biz bu yaşananlarda önce Allah'a, sonra İngilizlere güveniyoruz.”
Dönemin Hariciye Nazırı Ali Kemal Efendi'nin İzmir'in Yunanlılar tarafından işgal edilmesinden sonra söylediği sözler ise teslimiyetin boyutunu daha da açık bir şekilde ortaya koyuyordu:
“Ey millet! Yunanlılar buraya işgal için gelmemiştir; hilali korumak, ümmet-i İslam'ı korumak için gelmiştir.”
Fakat Türk milleti bu anlayışı kabul etmedi.
İşte tam burada, tarih sahnesine başka bir güç çıktı:
Kuvâ-yi Milliye ruhu.
Türk milleti, kendi kurtuluşunu kendisinin gerçekleştirmesi gerektiğini gördü. İçte ve dışta kendisine yönelen saldırılara karşı örgütlenmeye başladı. Herkes elinden geleni yapıyordu.
Kimisi silah aldı.
Kimisi mermi taşıdı.
Kimisi cepheye su götürdü.
Kimisi askerin söküğünü dikti.
Ama herkes aynı şeyi söylüyordu:
“Bu vatan bizim ve onu savunmak zorundayız.”
Türk milletinin bu yalnızlığını kabul etmeyen Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı.
Bu çıkış, yalnızca bir şehirden diğerine yapılan bir yolculuk değildi.
Bu, bir milletin yeniden ayağa kalkışının başlangıcıydı.
Mustafa Kemal, karşı karşıya bulunulan tehlikeyi açıkça ortaya koyuyordu:
“Vatanın bütünlüğü ve milletin istiklali tehlikededir. İstanbul Hükûmeti üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmemektedir.”
Peki, İstanbul Hükûmeti görevini yerine getirmiyorsa ne yapılacaktı?
Cevap çok açıktı:
“Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.”
İşte bu anlayış, Millî Mücadele'nin temelini oluşturdu.
Türk milleti yediden yetmişe bu mücadeleye katıldı.
Ve artık mesele yalnızca bir ordunun savaşı değildi.
Bu, bir milletin varlık mücadelesiydi.
Anadolu'nun dört bir yanında zulüm artıyordu.
Yunan ordusu ise kazandığı bazı savaşların verdiği özgüvenle Ankara'ya kadar ilerleyeceğine inanıyordu.
Eskişehir-Kütahya savaşlarından sonra Yunan Kralı Konstantin'e bir yabancı gazeteci:
“Ankara'ya da gidecek misiniz?” diye sorduğunda,
Konstantin'in cevabı ise kendinden son derece emindi:
“Bu ordu ile Ankara'ya değil, cehenneme kadar giderim.”
Fakat Yunan ordusu henüz önemli bir gerçeği öğrenememişti:
Türk milleti “bitti” demeden bu savaş bitmeyecekti.
Ve sonunda takvimler 26 Ağustos 1922'ye doğru yaklaşmaktaydı.
Herkes hummalı bir şekilde hazırlanıyordu.
Fakat bu hazırlıkların büyük bir gizlilik içerisinde yürütülmesi gerekiyordu.
Çünkü yapılacak en küçük bir hata, bütün planı tehlikeye atabilirdi.
Mustafa Kemal'in askerî dehası tam da burada kendisini gösterdi.
Komutanların bir araya gelmesi gerekiyordu.
Fakat bunun düşmanın dikkatini çekmeden yapılması şarttı.
İşte çözüm son derece ilginçti:
Bir futbol maçı.
28 Temmuz 1922'de Akşehir'de Batı Cephesi ile Kolordu askerleri arasında bir futbol maçı düzenlendi.
Dışarıdan bakıldığında her şey normal görünüyordu.
Sporcular sahadaydı.
Halk maçı izliyordu.
Paşalar tribündeydi.
Kurmaylar ve komutanlar bir aradaydı.
Sahanın çevresinde genç subaylar, doktorlar, astsubaylar, askerler, işçiler ve Akşehir halkı bulunuyordu.
Takımlardan biri kırmızı, diğeri beyaz forma giymişti.
Maç başladı.
Tribünlerde ise kimsenin fark etmediği başka bir hareketlilik vardı.
Çünkü komutanlar, düşmanın dikkatini çekmeden Büyük Taarruz'un planlarını görüşüyorlardı.
Maç 2-2 sona erdi.
Ama o gün Akşehir'de asıl kazanan ne kırmızı takımdı ne de beyaz takım.
Asıl kazanan, birkaç hafta sonra tarih sahnesine çıkacak olan Türk milletinin bağımsızlık umuduydu.
Ayaklarında bot, yarım çizme ve postal bulunan askerler, bir futbol maçının arkasında ülke tarihinin en kritik görüşmelerinden birini gerçekleştirmişti.
İşte kurtuluşa giden yol, o gün bir futbol sahasından da geçmişti.
Artık beklenen an gelmişti.
26 Ağustos 1922 gecesi, Türk Ordusu büyük taarruz için harekete geçti.
Başkomutan Mustafa Kemal'in vereceği emir bekleniyordu.
Sabah daha gün ağırmadan tüm komutanlar ordusuyla beraber sabah namazını eda ettikten sonra, Mustafa Kemal Paşa’dan o tarihi emir geldi:
“Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!”
Bu söz, yalnızca bir askerî emir değildi.
Bu söz, bir milletin bağımsızlık iradesinin haykırışıydı.
Bin yıldır Anadolu'yu yurt edinmiş Türk milletinin, bu topraklardan silinemeyeceğinin bütün dünyaya ilanıydı.
Türk ordusu ilerliyordu.
Yunan ordusu geri çekiliyordu.
Ve günlerdir kendisine güvenen Yunan Kralı Konstantin'in “cehenneme kadar giderim” sözü, artık tarihin acı bir ironisine dönüşüyordu.
Çünkü Türk Ordusu yalnızca düşmanı yenmek için değil, vatanı kurtarmak için ilerliyordu.
Ve nihayet...
30 Ağustos 1922.
Başkomutanlık Meydan Muharebesi kazanıldı.
Türk ordusu büyük bir zafer elde etti.
Fakat bu zaferin anlamı yalnızca askerî değildir.
Çünkü bu zaferle birlikte bir millet yeniden doğdu.
Tarih boyunca sayısız devlet kurmuş Türk milleti, Gazi Mustafa Kemal'in önderliğinde yepyeni bir devlet kurmanın yolunu açtı.
Türk milleti kendi devletinin sahibi oldu.
Cumhuriyet'e giden yol açıldı.
Ve işgal altında yok olmaya terk edilen bir millet, yeniden ayağa kalktı.
Kurtuluş Savaşı yalnızca Anadolu'nun kaderini değiştirmedi.
Dünyanın dört bir yanında sömürge altında yaşayan milletlere de umut verdi.
Mahatma Gandhi'ye atfedilen şu söz, bu etkinin nasıl algılandığını göstermesi bakımından dikkat çekicidir:
“Mustafa Kemal İngilizleri yenene kadar Tanrı'yı da İngiliz'in yanında zannediyordum.”
Dönemin İngiliz Başbakanı David Lloyd George'a atfedilen sözler de Mustafa Kemal'in askerî ve siyasi dehasının karşı tarafta nasıl bir etki bıraktığını göstermektedir:
“İnsanlık tarihi birkaç yüzyılda bir dâhi yetiştirebiliyor. Şu talihsizliğimize bakınız ki bu dâhi Küçük Asya'da çıktı. Hem de bize karşı. Mustafa Kemal'in gücü karşısında elden ne gelebilirdi?”
İşte sevgili okurlar, bu sözler bize önemli bir şeyi hatırlatıyor:
Türk'ün zaferi, yalnızca Türk milletinin zaferi değildi.
Bu zafer, emperyalizme karşı mücadele eden mazlum milletlere de umut ışığı oldu.
Bugün 30 Ağustos'u kutlarken yalnızca bir askerî zaferi değil, bir milletin yeniden doğuşunu kutluyoruz.
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, bu vatan için canını veren bütün şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.
Sevgili okurlarım, 30 Ağustos tarihi itibari ile “Yarbay” rütbesi ile onurlandırılacak olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin yiğit neferi, değerli dostum M.Engin KISA’yı tebrik ediyor Zafer Bayramını kutluyorum.
Yüce Türk milletinin ve onun kutlu ordusunun Zafer Bayramı kutlu olsun.
Nice zaferlerle dolu yüzyıllara, güzel ülkem.
Nice 30 Ağustoslara...
YAZARLARIMIZ Tüm Yazarlarımız
Sevgili okurlar, Tarihin sayfalarını şöyle bir araladığınızda, karşınıza mutlaka bir kahramanın hikâyesi çıkar. Kimi adıyla sanıyla bilinir, kimi ise yalnızca yaptığı fedakârlıkla hatırlanır. Bizim kahramanlarımız, ne Hollywood’un senaryolarında ne de Yeşilçam’ın filmlerinde yetişti. Onlar, vatan s