Hava Durumu

Kaybolan saygının ardından

Yazının Giriş Tarihi: 14.03.2026 13:47
Yazının Güncellenme Tarihi: 14.03.2026 13:47

Bugün toplumun hâline biraz dikkatle bakan herkes aynı şeyi fark ediyor: Neredeyse her gün yeni bir kavga, yeni bir huzursuzluk… İnsanlar birbirine tahammül etmekte zorlanıyor. Kin ve öfke sanki hayatın olağan bir parçası hâline gelmiş gibi. Dinlemek yerine yargılamak, anlamaya çalışmak yerine küçümsemek daha kolay geliyor.

Oysa çok değil, bundan yirmi beş otuz yıl önce hayatın tadı bambaşkaydı. İnsanlar birbirine daha fazla saygı duyar, kimse kimseyi bu kadar kolay hor görmezdi. Mahallelerin bir ruhu vardı. Komşuluk yalnızca yan yana yaşamak değildi; aynı hayatı paylaşmaktı. Herkes birbirini tanır, çocuklar birlikte büyür, sokaklar aynı oyunun ve aynı kahkahanın sesiyle şenlenirdi.

Yolda karşılaşılan bir tanıdığa selam vermek bir nezaket gösterisi değil, hayatın doğal bir parçasıydı. İnsanlar birbirine içtenlikle hal hatır sorardı. Büyük büyüklüğünü bilir, küçük de küçüklüğünü… Hayatın dengesi bu saygı zinciriyle korunurdu.

Evlerde de aynı düzen vardı. “Anne” ve “Baba” yalnızca birer hitap değildi; sevginin, saygının ve otoritenin temsilcisiydi. Özellikle akşam yemekleri ailenin bir araya geldiği en kıymetli vakitlerdi. Sofra kurulmadan önce herkesin toplanması beklenirdi. O sofralar yalnızca karın doyurulan yerler değildi; paylaşmanın, konuşmanın ve dertleşmenin mekânıydı. Günün hikâyeleri orada anlatılır, aile bağları o sofraların etrafında güçlenirdi.

Bayramların ise bambaşka bir tadı vardı. Hem millî bayramlar hem de dinî bayramlar toplumun ortak sevinciydi. Bayram sabahları sokaklarda ayrı bir heyecan hissedilirdi. Büyükler ziyaret edilir, eller öpülür; küçükler sevindirilirdi. O günlerde kırgınlıklar unutulur, kapılar ve gönüller ardına kadar açılırdı.

Evde büyüğe gösterilen saygının aynısı okulda öğretmene gösterilirdi. Çünkü bizim kültürümüzde saygı yalnızca bir görgü kuralı değildi; bir değerler meselesiydi. Bu toplumun mayasında üç büyük saygı makamı vardı: Allah’ın huzuru, anne-babanın ve büyüklerin huzuru, bir de öğretmenin huzuru. Bu üçüne baş eğmek, aslında insanın kendi terbiyesine sahip çıkması demekti.

Bu değerleri düşündükçe çocukluğumdan kalan bazı hatıralar zihnimde daha da belirginleşiyor. Mesela o günlerden unutamadığım anılardan biri babamın işlettiği mahalle bakkalıydı. Babamın o küçük dükkânı yalnızca alışveriş yapılan bir yer değil, mahallenin kalbinin attığı bir buluşma noktasıydı.

Mahallenin çocukları sabah akşam orada toplanırdı. Akşamları sohbetler uzar, bazen geç saatlere kadar dükkânın önünde otururduk. Büyük küçük herkes birbirini tanır, birbirine saygı gösterirdi. Yaşça bizden oldukça büyük olan İsmail abimiz de vardı. Buna rağmen bizi hiç yalnız bırakmaz, çoğu zaman yanımıza oturur, sohbetimize katılırdı. Bizim ona duyduğumuz saygı ne kadar büyükse, onun bize gösterdiği sevgi de o kadar içtendi.

Belki de mahalle kültürü dediğimiz şey tam olarak buydu: İnsanların birbirini gözettiği, koruduğu ve birbirine değer verdiği bir hayat.

Bugün ise ne yazık ki bu değerlerin giderek aşındığını görüyoruz. İnsanlar birbirine tepeden bakıyor, küçümsemek neredeyse sıradan bir davranış hâline geliyor.

Oysa insanın insana üstünlüğü ne maldadır ne makamda… Bunu en güzel anlatanlardan biri de büyük halk ozanımız Âşık Veysel’dir.

Beni hor görme kardeşim
Sen altınsın ben tunç muyum
Aynı vardan var olmuşuz
Sen gümüşsün ben sac mıyım

Ne var ise sende bende
Aynı varlık her bedende
Yarın mezara girende
Sen toksun da ben aç mıyım

Topraktandır cümle beden
Nefsini öldür ölmeden
Böyle emretmiş Yaradan
Sen kalemsin ben uç muyum

Tabiata Veysel âşık
Topraktan olduk kardaşık
Aynı yolcuyuz yoldaşık
Sen yolcusun ben bac mıyım

Bu dizeler bize unutulmaya yüz tutmuş bir gerçeği yeniden hatırlatır: Hepimiz aynı kaynaktan geldik ve yine aynı toprağa döneceğiz. İnsan olmanın değeri, birbirimizi küçümsemekte değil; birbirimizi anlayabilmekte saklıdır.

Belki de asıl mesele, dünyanın değişmesi değil; bizim birbirimize olan bakışımızın değişmesidir. Eskiden insanlar daha zengin değildi ama daha huzurluydu. Çünkü saygı vardı, hatır vardı, insanın insana verdiği değer vardı. Bugün teknoloji ilerledi, şehirler büyüdü, imkânlar arttı ama kalpler daraldı. Oysa unutulan bir gerçek var: İnsan insana iyi gelmediği sürece hiçbir ilerleme toplumu kurtaramaz. Eğer yeniden huzurlu bir toplum olmak istiyorsak, önce birbirimizi küçümsemeyi bırakıp yeniden insan olmayı hatırlamalıyız. Çünkü günün sonunda hepimizin varacağı yer aynı: Bir avuç toprak. O toprağın altında kimsenin ne makamı kalır ne üstünlüğü… Geriye yalnızca insanlığı kalır.

Dün kaybettiğimiz, Tarihimizin, kültürümüzün, mütevaziliğin en önde gelen temsilcilerinden İlber ORTAYLI hocamıza Allah rahmet diliyorum. Türk Milletinin başı sağolsun…

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.