Aynı otobüse binen, aynı kirayı ödeyen, aynı hayat pahalılığıyla mücadele eden insanlar giderek birbirine düşmanlaşıyor.
Çünkü İnsanlar değiştiremedikleri nedenlere karşı biriken öfkelerini, kendileriyle aynı hayatı yaşayan insanlara yöneltiyor.
Türkiye’de bugün sokakta dolaşırken görünmeyen bir gerginliği hissetmemek neredeyse imkânsız.
Trafikte, sosyal medyada, hatta apartman toplantılarında bile insanlar sanki patlamaya hazır bir barut fıçısı gibi. Küçücük bir tartışma bir anda büyüyor, basit bir anlaşmazlık öfke patlamasına dönüşebiliyor.
Peki, gerçekten birbirimize bu kadar mı düşmanız?
Sizin de bildiğiniz gibi bilim dünyasında sıkça anlatılan bir deney vardır.
Bir kafese iki fare konur ve zemine aralıklı olarak elektrik verilir. Fareler acı çeker. Ancak ilginç olan şudur: Bir süre sonra fareler elektriği veren kaynağı unuturlar ve birbirlerine saldırmaya başlarlar.
Neden?
Çünkü acının gerçek kaynağına ulaşamazlar. Değiştiremeyeceklerini düşündükleri bir güç karşısında, biriken streslerini en yakınlarında olana yöneltirler.
Bu durum sadece farelere özgü değildir. İnsanlık tarihi de benzer örneklerle doludur.
19. yüzyıldaki sanayi devrimi sırasında ağır koşullar altında çalışan işçiler, çoğu zaman haklarını aramak yerine kendilerinden daha düşük ücretle çalışmayı kabul eden göçmen işçilere öfke yönelttiler.
Fabrika sahipleri ve sistemi kuran güçler ise çoğu zaman bu karmaşayı uzaktan izledi.
Sokaklar karıştı ama asıl sorunlar uzun süre yerinde kaldı.
Bugün yaşadığımız tablo da bu döngünün farklı bir versiyonu gibi görünüyor.
Trafikteki küçük bir tartışmanın bıçaklı kavgaya dönüşmesi…Sosyal medyada kontrolsüz nefretin hızla yayılması…Gündelik hayatta insanların birbirine giderek daha sert davranması…
Bunların hepsi aslında aynı gerçeği işaret ediyor: Toplumsal birikmiş stres.
Sosyologlar buna “yatay şiddet” diyor.
Yani birey, otoriteye veya sisteme karşı kendini güçsüz hissettiğinde öfkesini yukarıya değil, kendi seviyesindeki insanlara yöneltir.
Komşusuna…İş arkadaşına…Eşine…Ya da trafikte yanındaki sürücüye…
Bugün Türkiye’de giderek birbirine yabancılaşan bir toplum manzarası görüyoruz.
Sağcı – solcu.Kiracı – ev sahibi.
Genç – yaşlı.
Neredeyse herkes birbirine karşı tetikte.
Oysa çoğu zaman aynı otobüse binen, aynı kirayı ödeyen, aynı hayat pahalılığıyla mücadele eden insanlarız.
Bu yüzden belki de bir tartışma başlamadan önce bir an durup kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
“Karşımdaki insan gerçekten düşmanım mı?”
Çoğu zaman cevap hayır.
Çoğu zaman o da bizim gibi aynı belirsizliklerin, aynı ekonomik sıkıntıların ve aynı yorgunluğun içinde yaşamaya çalışan biri.
Belki de enerjimizi birbirimizi kırmaya, incitmeye ve tüketmeye değil; bizi bu noktaya getiren gerçek sorunları anlamaya ve çözmeye harcamalıyız.
Zaten hepimiz yeterince yorulmadık mı?