Bir binanın yandığını duyduğumuzda ilk sorumuz hep aynıdır:
"Yangın merdiveni var mıydı?”
Cevap da çoğu zaman aynıdır: “Vardı… ama…”
Türkiye’de yaklaşık 86 milyon insan, 15 milyonun üzerinde yapının içinde yaşıyor. Bu yapıların 2 milyonundan fazlası, yangın açısından periyodik kontrol gerektiren sınıfta.
Yani mesele birkaç istisna bina değil; toplumun büyük bir kısmı bu riskin tam ortasında.
Sorun, yangın yönetmeliğinin olmaması değil.
Sorun, yangın güvenliğinin bir rapora indirgenmiş olmasıdır.
Bir yapı işletmeye açılırken “Yangın Yönetmeliğine Uygundur” raporu alınıyor. Dosyaya konuyor, imza atılıyor, kapı açılıyor.
Sonra o rapor yıllarca orada duruyor.
Bina yaşlanıyor.
Tesisatlar bozuluyor.
Yangın kapıları kilitleniyor.
Algılayıcılar sökülüyor, sistemler devre dışı kalıyor.
Ama rapor hâlâ “uygun”.
Oysa yangın güvenliği, dosyada duran bir belge değildir.
Yangın güvenliği, her gün yeniden üretilmesi gereken bir sorumluluktur.
Geçtiğimiz Cumartesi günü,Tüyak’ın Kozyatağı Hilton’daki etkinliğinde konuşulanlar, tam da bu noktaya işaret ediyordu.
Biz, bir mühendisi yine bir mühendisle denetleyen ender ülkelerden biriyiz. Bu doğru işletildiğinde büyük bir avantajdır.
Ancak denetim, gerçek bir sorumluluk alanı olmaktan çıkıp “birbirini idare etme” kültürüne dönüşürse, bu avantaj hızla bir zafiyete dönüşür.
Yeni dönemde denetim anlayışının değişmesi planlanıyor.
Yapının özelliğine göre yapılan tüm bakanlık denetimlerinde artık ilk sorulan belgelerden biri “Yangın Yönetmeliğine Uygunluk Raporu” olacak.
Bu rapor, yapı işletmeye açılana kadar yeterli kabul edilecek.
Asıl kritik soru ise şudur: Açıldıktan sonra ne olacak?
Çünkü yangın güvenliği, açılış günü çekilen bir fotoğraf değildir.
Yangın güvenliği, yaşayan bir süreçtir.
Bir yapıda kurulu yangın söndürme sistemlerinin, yangın anında öngörülen performansı gerçekten sağlayabilmesi; yalnızca mevzuata uygun tasarlanmış ve doğru monte edilmiş olmasına değil, doğru işletilmesine bağlıdır.
Bu sistemlerin her an çalışır durumda tutulması ise açık ve net biçimde işletmenin sorumluluğudur.
Rutin kontroller, düzenli bakım faaliyetleri ve bağımsız periyodik muayeneler; kâğıt üzerinde “var” görünen bir sistemi, sahada gerçekten çalışan bir güvenlik unsuruna dönüştürür.
Aksi hâlde sistem vardır ama işlemez.
Vardır… ama… Bu nedenle yangın uzmanlığı yapısı da yeniden ele alınıyor. 1, 2 ve 3. kategori olarak planlanan uzmanlık sisteminde geçişler bilinçli biçimde sınırlandırılıyor.
Amaç unvan dağıtmak değil; yetkinliği ayırmak.
Hizmet içi eğitim zorunluluğu, sahada görünmeyen uzmanların elenmesi, ciddi şikâyetlerde belge iptali ve asgari ücret standardı gibi başlıklar da bu yaklaşımın tamamlayıcı unsurları.
Çünkü yangın güvenliği, “en ucuz teklifi kim verdi” mantığıyla yürütülemez.
Ve şimdi asıl manşetlik noktaya gelelim:
Yangın Güvenliği Belgesi olmayan yapılar sigortalanmamalıdır.
Bu öneri, bugüne kadar konuşulan en gerçekçi dönüşüm anahtarıdır.
Çünkü bazı sorunlar vardır ki yönetmelikle çözülmez.
Cezayla düzelmez.
Uyarıyla hiç düzelmez.
Ancak ekonomik gerçeklikle düzelir.
Eğer bir bina yangın güvenliğini gerçekten sağlamıyorsa; eğer sistemleri çalışır durumda değilse; eğer periyodik muayenelerini yaptırmıyorsa; o bina sigortalanmamalıdır.
Sigorta varsa rahatlık vardır.
Sigorta yoksa sorumluluk başlar.
Bu noktada en net cümle de şudur: Ruhsat verme yetkisi kimdeyse, muhatap odur.
Yetki varsa, sorumluluk da vardır.
Yangın olduktan sonra “benim alanım değildi” demek, yanan binayı geri getirmez.
Yangın bir kaza değildir.
Yangın; ertelenmiş denetimlerin, işletilmeyen sistemlerin, görmezden gelinen raporların ve “sonra bakarız” denilen sorumlulukların toplamıdır.
Her büyük yangından sonra aynı cümleyi kuruyoruz: “Eksikler vardı.”
Doğru.
Ama o eksikler yangından sonra ortaya çıkmadı.
Yangından önce biliniyordu.
Bugün mesele yangın yönetmeliği değil; mesele, o yönetmeliğin arkasında duracak iradedir.
Ve unutulmamalıdır: Bir binanın yangına dayanıklı olması kader değildir.
Ama yanması da asla tesadüf değildir.