İnsan çoğu zaman cesaretinden söz eder.
Kendi kararlarını verdiğini…
Doğru bildiğini savunduğunu…
Haksızlığa karşı durabildiğini…
Ama insanı gerçekten yönlendiren şey çoğu zaman cesaret değil… korkudur.
Korku görünmezdir. Kapı çalmaz. Adını söylemez. Ama hayatın birçok kararında sessizce yerini alır.
Bazen bir söz söylemekten vazgeçirir.
Bazen bir adım atmaktan…
Bazen de doğru olduğunu bildiğimiz bir şeyi savunmaktan.
Çünkü korku yalnız kalmaz.
Yanına çoğu zaman başka duyguları alır:
Rahatlık… Alışkanlık… Ve en çok da sessizlik.
İnsan böyle zamanlarda kendini ikna etmeyi öğrenir:
“Şimdi sırası değil.”
“Bunun bana ne faydası var?”
“Zaten bir şey değişmez.”
Oysa çoğu zaman değişmeyen şey düzen değil… korkunun kendisidir.
Tarih boyunca birçok yanlış güçlü olduğu için değil, insanlar sustuğu için uzun süre devam etmiştir.
Çünkü susmak bulaşıcıdır.
Bir kişi susar… Sonra bir başkası… Sonra bir başkası daha…
Ve bir süre sonra herkes aynı sessizliğin parçası olur.
Ama susmanın da bir gerçeği vardır:
Üzerine gidilmediğinde büyür.
Karşısında durulduğunda yavaş yavaş küçülür.
Bu yüzden insanın kendine sorması gereken soru şudur:
Ben gerçekten korkuyor muyum?
Yoksa susmanın yön verdiği bir hayatı fark etmeden yaşamaya mı alıştım?
Çünkü insan bazen kendi sınırlarını kendi çizer.
Ve zamanla o sınırların içinde yaşamayı öğrenir.
Oysa cesaret çoğu zaman büyük sözlerle başlamaz.
Bazen sadece küçük bir kararla başlar.
Bir cümleyle…
Bir itirazla…
Ya da doğru bildiğini söylemekle.
Belki de insanın gerçek gücü korkusunun hiç olmamasında değil… ona rağmen adım atabilmesindedir.
Çünkü korku insani bir duygudur.
Ama insanı değiştiren şey korkunun yön verdiği hayat değil… ona rağmen kurulan hayattır.
Ve unutulmamalıdır ki…
Sessizliğin alışkanlığa dönüştüğü yerlerde sadece bireyler değil, şehirler de zamanla susar.
Oysa şehirler… susarak değil, konuşabildikçe güçlenir.