İstanbul fethedildikten sonra şehir yalnızca bir başkent olmadı.
Aynı zamanda büyük bir ilim ve fikir merkezi hâline geldi.
Saray duvarları altın ve ipekle parıldarken, o duvarların ardında zekânın, rekabetin ve insan tabiatının sessiz gölgeleri dolaşıyordu.
İşte o gölgelerin arasında bir isim: Molla Lütfi…
Çoğu kişi onu sadece bir kütüphaneci olarak bilir.
Oysa o, raflar arasında kaybolmuş sıradan bir görevli değildi.
Zekâsı keskin, dili nükteli, düşüncesi cesurdu.
Söylediği sözler bazen güldürür, çoğu zaman ise düşündürürdü.
Rivayet edilir ki, bir mecliste devlet meseleleri konuşulurken söylediği bir söz, ortamı bir anda sessizliğe gömmüştü.
Çünkü bazı sözler doğrudur…
Ama aynı zamanda aynadır.
Ve insan, en çok kendini gördüğü aynadan rahatsız olur.
Zekâsı onu öne çıkardı.
Ama sivri dili, onu yalnızlaştırdı.
Takdir ile kıskançlık arasındaki o ince çizgi silinmeye başladı.
Fısıltılar yayıldı…
İthamlar büyüdü…
Ve tarih bize şunu anlatır:
Bir dönem, parlak bir akıl... kurulan görünmez bir düzenin içinde “maktül” olarak anılmaya başladı.
Ama bazı insanlar vardır… Onlar öldükten sonra susmaz.
Molla Lütfi’nin adı bugün hâlâ yaşıyorsa, sebebi sadece bilgisi değil, bedel ödeyen duruşudur.
Ve belki de tarih, her döneme aynı soruyu bırakır:
Bir insanı gerçekten öldüren nedir?
Kılıç mı… Yoksa kıskançlık, korku ve tahammülsüzlük mü?