Üniversitenin ilk yıllarında lisans öğrencilerini sanayi ile buluşturuyordum.
Gençler teoriyi öğreniyor ama üretimin kokusunu duymuyordu.
Onları üretimin içine götürdüm.
Sonra aynı köprüyü akademisyen arkadaşlar için kurduk.
Bilgi, raflarda beklemesin istedik.
Sahaya insin, değsin, dönüştürsün istedik.
Bugün ise başka bir aşamadayız.
“Yerli malı olmalı ve herkes onu kullanmalı” düşüncesini bir slogandan çıkarıp bir duruşa dönüştürme gayretindeyiz.
Kentimizin ve ülkemizin farklı sektörlerinde faaliyet gösteren işletmeleri ziyaret ediyoruz.
Start-up’ından büyük sanayi kuruluşuna kadar.
Ama yalnız gitmiyoruz.
En az 20 kişilik heyetlerle gidiyoruz.
Ve o 20 kişi aynı sektörden değil.
İçinde mühendis var.
Yazılımcı var.
Üretici var.
İhracatçı var.
Finansçı var.
Yatırımcı var.
Akademisyen var.
Sigorta aracısı var.
Yani bir firma değil, bir ekosistem gidiyor.
Tanıştırıyoruz.
Konuşturuyoruz.
Birbirlerini gerçekten duymalarını sağlıyoruz.
Sonra geri çekiliyoruz.
Asıl iş ondan sonra başlıyor.
Bir bakıyorum, o gün ilk kez tokalaşan iki farklı sektör temsilcisi ortaklık kurmuş.
Bir başkası yurtdışına açılmış.
Bir diğeri üretimini büyütmüş.
İşte o an içimden şu geçiyor:
Seviyorum işte.
Yeri gelmişken söyleyeyim…
Gezmeyi de fotoğraf vermeyi de hiç sevmem.
İnandırıcı gelmedi değil mi?
Yol arkadaşım bile inanmıyor.
Evet, eşim için “yol arkadaşım” demeyi seviyorum.
Çünkü bu yol yürüyüş işi.
Ve yürüyüş yalnız olmaz.
Köşe yazılarımı kitaplaştırmaya başladık.
“50’de Bir”…
“50’de İki”…
Mart sonunda “50’de Üç”…
Ardından “50’de Dört”…
Şimdi küçük bir matematik yapalım.
(50+1) + (50+2) + (50+3) + (50+4) = 210.
Sıfırı attınız mı 21 kalır.
Bazı siyaset ustalarının rakamların içinden mesaj çıkarma yöntemine benzer bir hesap bu.
Rakam oyun değildir.
İrade göstergesidir.
Sürekliliğin matematiğidir.
Bir hesap daha…
2025 – 1980 = 45 yıl.
45 × 365 = 16.425 gün.
Bu günlerin 1000–1500’ünü sahaya ayırmak mümkün mü?
Bu arada 2026 itibariyle sadece teknik gezi olarak 12'yi bulduk.
Elbette mümkün.
Sorulması gereken soru şu:
Nasıl yaptın değil.
Niçin yaptın?
Niçin yüzlerce belediye?
Niçin üretim tesisleri?
Niçin organize sanayi bölgeleri?
Niçin yangın riskleri, ihracat planları, yerli üretim ısrarı?
Cevap basit.
Bu ülkeye borcumuz var.
Ve borç tek kalemle ödenmez.
Üniversitede kalmak da bunun parçası.
Öğrenciye burs için dokunmak da…
İhtiyacı olana referans olmak da…
İş arayan için kapı çalmak da…
Yerli üreticiyi sınır ötesine taşımaya çalışmak da…
Bizim borç ödeme yöntemimiz sessizdir ama süreklidir.
Gösterişsizdir ama kararlıdır.
Çünkü biz biliyoruz:
Başka Türkiye yok.
Bu yüzden gezmeyi sevmesek de hareketli olacağız.
Fotoğrafı sevmesek de ülke için değer üretenlerin görünürlüğü için karede olacağız.
Kendi hikâyemiz için değil, ortak geleceğin hafızası için.
Bir gün bu ülkede;
Yerli üretim daha güçlü olacaksa…
Belediyeler daha hazırlıklı olacaksa…
Gençler daha cesur olacaksa…
Bugünden birilerinin daha çok ve farklı duruşlarla köprü kurması gerekiyordu.
Biz o köprü olmaya talibiz.
Seviyor muyum?
Evet.
Çünkü ülkesini seven insan yorulmaz.
Kaçmaz.
Geri çekilmez.
Seviyorum işte…
ÇÜNKÜ BAŞKA TÜRKİYE YOK