Son zamanlarda bana en çok sorulan sorulardan biri şu: “Hocam, ne’li araç alayım gayri?”
Benzinli mi? Dizel mi? Hibrit mi? Elektrikli mi?
Soruyu soranların çoğu otomobil tavsiyesi bekliyor.
Oysa ben her seferinde aynı şeyi düşünüyorum:
Aslında kimse araç sormuyor.
Herkes geleceği soruyor.
Çünkü bugün bir otomobil satın almak, yalnızca dört tekerlekli bir ulaşım aracı seçmek değildir.
Bir enerji sistemine oy vermektir.
Bir teknolojiye güvenmektir.
Bir geleceğe yatırım yapmaktır.
Yüz yıldan fazla bir süredir dünyanın direksiyonunda petrol vardı.
Savaşları etkiledi.
Ekonomileri şekillendirdi.
Şehirleri büyüttü.
Sanayileri dönüştürdü.
Petrol yalnızca bir yakıt değildi.
Aynı zamanda küresel gücün diliydi.
Bugün ise sessiz ama son derece büyük bir dönüşüm yaşanıyor.
Dünya artık yalnızca enerjiyi nasıl üreteceğini konuşmuyor.
Daha kritik bir soruya cevap arıyor:
Üretilen enerji nasıl depolanacak?
Çünkü geleceğin anahtarı yalnızca üretimde değil, depolamadadır.
Güneş panelleri gündüz elektrik üretebilir.
Rüzgâr türbinleri rüzgâr estiğinde çalışabilir.
Ancak güneş battığında, rüzgâr dindiğinde, fabrikalar çalışmaya devam edecek.
Evler aydınlık kalacak. Araçlar yolda olacak.
İşte tam bu noktada geleceğin görünmeyen kahramanı ortaya çıkıyor:
Enerji depolama.
Belki de insanlık tarihinin yeni stratejik gücü budur.
Geçen yüzyılın en değerli varlığı petrol rezervleriydi.
Bu yüzyılın en değerli varlığı ise enerji depolama kapasitesi olabilir.
Bugün birçok insanın günlük hayatında adını bile duymadığı lityum, nikel, kobalt ve grafit gibi mineraller, yarının ekonomik haritasını yeniden çizmeye başladı.
Dünün petrol kuyuları ne kadar önemliyse, yarının batarya teknolojileri de o kadar önemli olacaktır.
Bu nedenle elektrikli araç tartışmasını yalnızca bir otomobil tercihi olarak görmek eksik kalır.
Elektrikli araçlar aslında çok daha büyük bir dönüşümün vitrini durumundadır.
Vitrinin arkasında bataryalar vardır.
Enerji yönetim sistemleri vardır.
Akıllı şebekeler vardır.
Yazılımlar vardır.
Veri vardır. Teknoloji vardır.
Ve yeni bir ekonomik düzen vardır.
Düne kadar akaryakıt istasyonları konuşuluyordu.
Bugün şarj istasyonları konuşuluyor.
Düne kadar motor ustaları ön plandaydı.
Bugün batarya mühendisleri konuşuluyor.
Düne kadar petrol şirketleri dünyanın en güçlü oyuncuları arasındaydı.
Bugün enerji depolama teknolojilerine yatırım yapan şirketler yükseliyor.
Aslında araçlar değişmiyor.
Ekonominin merkezi değişiyor.
Bu nedenle dünyanın önemli otomotiv üreticileri de tek bir teknolojiye hızlı geçiş konusunda temkinli açıklamalar yapıyor.
Çünkü her ülkenin altyapısı farklı.
Her ülkenin ekonomik gücü farklı.
Her ülkenin enerji gerçeği farklı.
Bu nedenle önümüzdeki yıllarda elektrikli araçlar, hibrit sistemler, hidrojen teknolojileri ve daha verimli içten yanmalı motorlar bir süre daha birlikte yaşamaya devam edecek.
Ancak hangi teknoloji öne çıkarsa çıksın, değişmeyecek bir gerçek var:
Güç artık yalnızca enerjiyi üretenlerde değil, enerjiyi depolayabilenlerdedir.
Peki Türkiye?
Asıl soru burada başlıyor.
Çünkü petrol zengini olmayan ülkeler için enerji depolama çağı, bir eksiklik değil; tarihî bir fırsattır.
Bu yeni dönemde zenginlik yalnızca yer altından çıkmayacaktır.
Akıldan çıkacaktır.
Bilimden çıkacaktır.
Üniversitelerden çıkacaktır.
Mühendislikten çıkacaktır.
Üreten gençlerden çıkacaktır.
Türkiye'nin önünde önemli bir tercih bulunmaktadır:
Sadece yeni teknolojilerin müşterisi olmak mı?
Yoksa onları geliştiren, üreten ve ihraç eden ülkeler arasında yer almak mı?
Batarya üreten...
Enerji depolama sistemleri geliştiren...
Yazılım ihraç eden...
Akıllı şebekeler kuran...
Ve geleceğin teknolojilerine yön veren bir Türkiye neden mümkün olmasın?
Çünkü geleceğin zenginliği yalnızca enerji üretmekte değildir.
Geleceğin zenginliği; enerjiyi depolayabilmekte, yönetebilmekte, bilgiye dönüştürebilmekte ve katma değer üretebilmektedir.
Bir mühendis olarak şuna inanıyorum; tarih boyunca milletlerin kaderini kimi zaman su belirledi.
Kimi zaman demir, kimi zaman kömür, kimi zaman petrol...
Şimdi ise yeni bir çağın eşiğindeyiz.
Bu çağın en değerli hazinesi, enerjiyi depolayabilme kabiliyeti olacaktır.
Belki de geleceğin süper güçleri, en büyük petrol rezervlerine sahip olanlar değil;
Enerjiyi en iyi yönetenler, teknolojiyi en hızlı geliştirenler ve insan kaynağına en çok yatırım yapanlar olacaktır.
Bu yüzden bana yine sorarsanız: “Hocam, ne’li araç alayım gayri?”
Ben size önce başka bir soru sorarım: “Çocuklarınıza nasıl bir enerji geleceği bırakmak istiyorsunuz?”
Çünkü mesele yalnızca hangi araca bineceğimiz değildir.
Mesele, nasıl bir Türkiye'ye ulaşmak istediğimizdir.
Çünkü geleceği belirleyecek olan yalnızca motorlar değildir.
Geleceği belirleyecek olan; enerjiyi depolayabilen, teknolojiyi üretebilen, dönüşümü yönetebilen ve geleceği okuyabilen milletler olacaktır.
Belki de torunlarımız bir gün geriye dönüp bu yıllara baktıklarında, elektrikli aracı değil; enerjinin yeniden tanımlandığı çağı konuşacaklardır.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Necmi Cemal
NE’Lİ ARAÇ ALAYIM GAYRİ...?
Son zamanlarda bana en çok sorulan sorulardan biri şu: “Hocam, ne’li araç alayım gayri?”
Benzinli mi? Dizel mi? Hibrit mi? Elektrikli mi?
Soruyu soranların çoğu otomobil tavsiyesi bekliyor.
Oysa ben her seferinde aynı şeyi düşünüyorum:
Aslında kimse araç sormuyor.
Herkes geleceği soruyor.
Çünkü bugün bir otomobil satın almak, yalnızca dört tekerlekli bir ulaşım aracı seçmek değildir.
Bir enerji sistemine oy vermektir.
Bir teknolojiye güvenmektir.
Bir geleceğe yatırım yapmaktır.
Yüz yıldan fazla bir süredir dünyanın direksiyonunda petrol vardı.
Savaşları etkiledi.
Ekonomileri şekillendirdi.
Şehirleri büyüttü.
Sanayileri dönüştürdü.
Petrol yalnızca bir yakıt değildi.
Aynı zamanda küresel gücün diliydi.
Bugün ise sessiz ama son derece büyük bir dönüşüm yaşanıyor.
Dünya artık yalnızca enerjiyi nasıl üreteceğini konuşmuyor.
Daha kritik bir soruya cevap arıyor:
Üretilen enerji nasıl depolanacak?
Çünkü geleceğin anahtarı yalnızca üretimde değil, depolamadadır.
Güneş panelleri gündüz elektrik üretebilir.
Rüzgâr türbinleri rüzgâr estiğinde çalışabilir.
Ancak güneş battığında, rüzgâr dindiğinde, fabrikalar çalışmaya devam edecek.
Evler aydınlık kalacak. Araçlar yolda olacak.
İşte tam bu noktada geleceğin görünmeyen kahramanı ortaya çıkıyor:
Enerji depolama.
Belki de insanlık tarihinin yeni stratejik gücü budur.
Geçen yüzyılın en değerli varlığı petrol rezervleriydi.
Bu yüzyılın en değerli varlığı ise enerji depolama kapasitesi olabilir.
Bugün birçok insanın günlük hayatında adını bile duymadığı lityum, nikel, kobalt ve grafit gibi mineraller, yarının ekonomik haritasını yeniden çizmeye başladı.
Dünün petrol kuyuları ne kadar önemliyse, yarının batarya teknolojileri de o kadar önemli olacaktır.
Bu nedenle elektrikli araç tartışmasını yalnızca bir otomobil tercihi olarak görmek eksik kalır.
Elektrikli araçlar aslında çok daha büyük bir dönüşümün vitrini durumundadır.
Vitrinin arkasında bataryalar vardır.
Enerji yönetim sistemleri vardır.
Akıllı şebekeler vardır.
Yazılımlar vardır.
Veri vardır. Teknoloji vardır.
Ve yeni bir ekonomik düzen vardır.
Düne kadar akaryakıt istasyonları konuşuluyordu.
Bugün şarj istasyonları konuşuluyor.
Düne kadar motor ustaları ön plandaydı.
Bugün batarya mühendisleri konuşuluyor.
Düne kadar petrol şirketleri dünyanın en güçlü oyuncuları arasındaydı.
Bugün enerji depolama teknolojilerine yatırım yapan şirketler yükseliyor.
Aslında araçlar değişmiyor.
Ekonominin merkezi değişiyor.
Bu nedenle dünyanın önemli otomotiv üreticileri de tek bir teknolojiye hızlı geçiş konusunda temkinli açıklamalar yapıyor.
Çünkü her ülkenin altyapısı farklı.
Her ülkenin ekonomik gücü farklı.
Her ülkenin enerji gerçeği farklı.
Bu nedenle önümüzdeki yıllarda elektrikli araçlar, hibrit sistemler, hidrojen teknolojileri ve daha verimli içten yanmalı motorlar bir süre daha birlikte yaşamaya devam edecek.
Ancak hangi teknoloji öne çıkarsa çıksın, değişmeyecek bir gerçek var:
Güç artık yalnızca enerjiyi üretenlerde değil, enerjiyi depolayabilenlerdedir.
Peki Türkiye?
Asıl soru burada başlıyor.
Çünkü petrol zengini olmayan ülkeler için enerji depolama çağı, bir eksiklik değil; tarihî bir fırsattır.
Bu yeni dönemde zenginlik yalnızca yer altından çıkmayacaktır.
Akıldan çıkacaktır.
Bilimden çıkacaktır.
Üniversitelerden çıkacaktır.
Mühendislikten çıkacaktır.
Üreten gençlerden çıkacaktır.
Türkiye'nin önünde önemli bir tercih bulunmaktadır:
Sadece yeni teknolojilerin müşterisi olmak mı?
Yoksa onları geliştiren, üreten ve ihraç eden ülkeler arasında yer almak mı?
Batarya üreten...
Enerji depolama sistemleri geliştiren...
Yazılım ihraç eden...
Akıllı şebekeler kuran...
Ve geleceğin teknolojilerine yön veren bir Türkiye neden mümkün olmasın?
Çünkü geleceğin zenginliği yalnızca enerji üretmekte değildir.
Geleceğin zenginliği; enerjiyi depolayabilmekte, yönetebilmekte, bilgiye dönüştürebilmekte ve katma değer üretebilmektedir.
Bir mühendis olarak şuna inanıyorum; tarih boyunca milletlerin kaderini kimi zaman su belirledi.
Kimi zaman demir, kimi zaman kömür, kimi zaman petrol...
Şimdi ise yeni bir çağın eşiğindeyiz.
Bu çağın en değerli hazinesi, enerjiyi depolayabilme kabiliyeti olacaktır.
Belki de geleceğin süper güçleri, en büyük petrol rezervlerine sahip olanlar değil;
Enerjiyi en iyi yönetenler, teknolojiyi en hızlı geliştirenler ve insan kaynağına en çok yatırım yapanlar olacaktır.
Bu yüzden bana yine sorarsanız: “Hocam, ne’li araç alayım gayri?”
Ben size önce başka bir soru sorarım: “Çocuklarınıza nasıl bir enerji geleceği bırakmak istiyorsunuz?”
Çünkü mesele yalnızca hangi araca bineceğimiz değildir.
Mesele, nasıl bir Türkiye'ye ulaşmak istediğimizdir.
Çünkü geleceği belirleyecek olan yalnızca motorlar değildir.
Geleceği belirleyecek olan; enerjiyi depolayabilen, teknolojiyi üretebilen, dönüşümü yönetebilen ve geleceği okuyabilen milletler olacaktır.
Belki de torunlarımız bir gün geriye dönüp bu yıllara baktıklarında, elektrikli aracı değil; enerjinin yeniden tanımlandığı çağı konuşacaklardır.
YAZARLARIMIZ Tüm Yazarlarımız
Dünya tarihine baktığımızda güçlü devletlerin her zaman çeşitli tehditlerle karşı karşıya kaldığını görürüz. Kimi zaman savaşlarla, kimi zaman ekonomik baskılarla, kimi zaman da içeriden yürütülen algı operasyonlarıyla ülkelerin gücü kırılmaya çalışılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti de bulunduğu stratej