Ankara’da…
OSTİM Üniversitesi’nin önünde…
Sabahın erken saatlerinde, gün daha tam uyanmamışken sıcak bir çorba dağıtılıyor.
Ne afiş var, ne kamera, ne de “paylaşmayı unutmayın” uyarısı…
Bir el uzanıyor, bir kap doluyor, bir “kolay gelsin” kalıyor havada.
İstanbul’da bir hastanenin önünde…
Ticari bir aracın arka kapısı açık.
İçeride mangal değil; niyet yanıyor.
Köfte ekmek uzatılıyor.
Hasta yakınına…
Geceyi bankta geçirmiş olana…
Beklemekten yorulmuş olana…
Kimse sormuyor:
“Kimsin?”
“Nerelisin?”
“Ne düşünürsün?”
Çünkü iyilik, soru sormadan yapıldığında iyiliktir.
Her cuma…
Bazen hafta içi de…
Bir sokakta, bir cami önünde, bir köşe başında…
Lokma dağıtılıyor.
Şekerinden çok duası ağır.
Dağıtanlar bilinçli olarak isimsiz.
Kimliksiz.
Sessiz.
Adını koymadıkları için eksilmiyor,
reklamını yapmadıkları için kirlenmiyor.
Çünkü bazı iyilikler görünür olunca azalır.
Evet…
Zor günlerden geçiyoruz.
Hayat pahalı, umut kırılgan, gelecek belirsiz…
Ama tam da böyle zamanlarda bu topraklarda başka bir refleks devreye girer:
Dayanışma.
Biz krizleri severiz demiyorum.
Ama krizlerde birbirimize tutunmayı biliriz.
Bazen bir tas çorbayla, bazen bir köfte ekmekle, bazen bir lokma tatlıyla…
İletişim kurarız.
Konuşmadan da anlaşırız.
Yan yana dururuz.
Çünkü bu ülkede iyilik, çoğu zaman kelimeden önce gelir.
Biz, zor günlerde kapıyı kapatanlardan olmadık.
Biz, sandalyeyi çekip bir kişilik daha yer açanlardanız.
O yüzden biri çıkıp da “Bu memleketten bir şey olmaz” dediğinde içimden hep aynı cümle geçer:
Biz bir başka güzeliz be…
Yorgunken de, sessizken de, imkânsız denilen zamanlarda bile…
İsmini bilmediğimiz ellerle, birbirimizin hayatına dokunabildiğimiz için…
İşte tam da bu yüzden biz bir başka güzeliz.