Yazar arkadaşım Beyhan Angay Köseoğlu ile toplumun sorunlarını konuşmaya devam devam ediyorum..Çok güzel konulara değindik...
Masamdaki kahve yarım saattir soğuyor. Ekranın başında, dışarıdaki şehrin akşam gürültüsüne karışan o hafif uğultunun ortasında, uzun uzun bu cümleye bakıyorum: "Gerçek zenginlik, sahip olduklarımız değil, ihtiyaç duymadıklarımızdır."
Günün koşturmacası dinerken, zihnim ister istemez hayatın o görünmez bilançosunu çıkarmaya başlıyor. Bilgisayar ekranlarının, hızlı akışların ve hiç durmayan o "daha fazlası" çarkının ortasında bu söz; alelacele söylenmiş sıradan bir özdeyiş gibi değil, tam kalbime bırakılmış keskin bir soru işareti gibi duruyor.
Vitrinlerin Gölgesinde Birikenler
Şehrin ışıklarına, caddeleri saran o parlak vitrinlere, parmaklarımın ucundan akıp giden sonsuz reklam döngüsüne bakıyorum. İçinde yaşadığım çağ, beni gizli bir "sahip olma" yarışına davet ediyor. Daha yeni bir model, daha konforlu bir yaşam alanı, dolapları dolduran ama çoğu zaman varlığı bile unutulan eşyalar...
Peki, günün sonunda neyin hesabını yapıyorum? Aslında hiç ihtiyaç duymadığım, sadece sunulan yapay arzuları tatmin etmek için zamanımı —yani hayatımın ta kendisini— harcadığım gerçeğiyle kaç kez yüzleşiyorum? Sabahın ilk ışığıyla başlayıp gece yarılarına kadar süren o amansız koşturmaca, yarın bir gün sırtımda yükten başka bir şey olmayacak nesneleri biriktirmek için mi?
Sahip Olduklarım Mı, Beni Tutsak Edenler Mi?
Eski sokakların sakin temposunda ya da bir sahil kasabasının sessizliğinde yaşlanmış bir insanın yüzüne baktığımda bu hakikati daha berrak görüyorum. Hayatın en duru bilgeliği, eşya yığınlarının arasında kaybolmamış zihinlerde saklı.
Çünkü ne kadar çok şeye sahip olursam, o kadar çok şeyin bekçiliğini üstleniyorum. Her yeni mülk, koruma korkusuyla birlikte geliyor; zihnimdeki o odayı biraz daha daraltıyor. Oysa mesele eksilmekte, fazlalıklardan arınmakta ve bu cümlenin bana fısıldadığı o yalın hafifliğe ulaşabilmektedir: İhtiyaç duymamak.
Bir şeylere ihtiyaç duymama lüksünü elde ettiğim an, dış dünyanın tüm baskılarına karşı görünmez bir kalkan kuşanıyorum. Çünkü o zaman ne yapay yönlendirmeler zihnimi çelebiliyor ne de kaybetme korkusu uykularımı kaçırabiliyor.
Akşamın Sessizliğinde Kalan
Ekrandan başımı kaldırıp pencereden dışarı bakıyorum. Sokak lambalarının sarı ışığında evine doğru yürüyen insanların gölgeleri uzuyor. Anlıyorum ki gerçek zenginlik; elimde tuttuklarımın çokluğunda değil, sırtımdaki o ağır yükleri bırakıp derin bir nefes alabildiğim o içsel huzurda gizli.
Belki de en büyük özgürlük, hayatın karmaşasına bakıp "Bunların hiçbirine ihtiyacım yok" diyebilme cesaretini gösterebilmektir.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Mehmet UZEL
Azın hafifliği
Yazar arkadaşım Beyhan Angay Köseoğlu ile toplumun sorunlarını konuşmaya devam devam ediyorum..Çok güzel konulara değindik...
Masamdaki kahve yarım saattir soğuyor. Ekranın başında, dışarıdaki şehrin akşam gürültüsüne karışan o hafif uğultunun ortasında, uzun uzun bu cümleye bakıyorum: "Gerçek zenginlik, sahip olduklarımız değil, ihtiyaç duymadıklarımızdır."
Günün koşturmacası dinerken, zihnim ister istemez hayatın o görünmez bilançosunu çıkarmaya başlıyor. Bilgisayar ekranlarının, hızlı akışların ve hiç durmayan o "daha fazlası" çarkının ortasında bu söz; alelacele söylenmiş sıradan bir özdeyiş gibi değil, tam kalbime bırakılmış keskin bir soru işareti gibi duruyor.
Vitrinlerin Gölgesinde Birikenler
Şehrin ışıklarına, caddeleri saran o parlak vitrinlere, parmaklarımın ucundan akıp giden sonsuz reklam döngüsüne bakıyorum. İçinde yaşadığım çağ, beni gizli bir "sahip olma" yarışına davet ediyor. Daha yeni bir model, daha konforlu bir yaşam alanı, dolapları dolduran ama çoğu zaman varlığı bile unutulan eşyalar...
Peki, günün sonunda neyin hesabını yapıyorum? Aslında hiç ihtiyaç duymadığım, sadece sunulan yapay arzuları tatmin etmek için zamanımı —yani hayatımın ta kendisini— harcadığım gerçeğiyle kaç kez yüzleşiyorum? Sabahın ilk ışığıyla başlayıp gece yarılarına kadar süren o amansız koşturmaca, yarın bir gün sırtımda yükten başka bir şey olmayacak nesneleri biriktirmek için mi?
Sahip Olduklarım Mı, Beni Tutsak Edenler Mi?
Eski sokakların sakin temposunda ya da bir sahil kasabasının sessizliğinde yaşlanmış bir insanın yüzüne baktığımda bu hakikati daha berrak görüyorum. Hayatın en duru bilgeliği, eşya yığınlarının arasında kaybolmamış zihinlerde saklı.
Çünkü ne kadar çok şeye sahip olursam, o kadar çok şeyin bekçiliğini üstleniyorum. Her yeni mülk, koruma korkusuyla birlikte geliyor; zihnimdeki o odayı biraz daha daraltıyor. Oysa mesele eksilmekte, fazlalıklardan arınmakta ve bu cümlenin bana fısıldadığı o yalın hafifliğe ulaşabilmektedir: İhtiyaç duymamak.
Bir şeylere ihtiyaç duymama lüksünü elde ettiğim an, dış dünyanın tüm baskılarına karşı görünmez bir kalkan kuşanıyorum. Çünkü o zaman ne yapay yönlendirmeler zihnimi çelebiliyor ne de kaybetme korkusu uykularımı kaçırabiliyor.
Akşamın Sessizliğinde Kalan
Ekrandan başımı kaldırıp pencereden dışarı bakıyorum. Sokak lambalarının sarı ışığında evine doğru yürüyen insanların gölgeleri uzuyor. Anlıyorum ki gerçek zenginlik; elimde tuttuklarımın çokluğunda değil, sırtımdaki o ağır yükleri bırakıp derin bir nefes alabildiğim o içsel huzurda gizli.
Belki de en büyük özgürlük, hayatın karmaşasına bakıp "Bunların hiçbirine ihtiyacım yok" diyebilme cesaretini gösterebilmektir.
YAZARLARIMIZ Tüm Yazarlarımız
Sosyolog – Aile Danışmanı – Yazar,arkadaşım Arzu Sakızlı ile toplumun sorunlarını konuşmaya devam ediyoruz... "Bir toplumun çöküşü her zaman ekonomik krizlerle, savaşlarla ya da büyük felaketlerle başlamaz. Bazen çok daha sessiz, çok daha tehlikeli bir yerden başlar: İnsanların birbirine duyduğu sa