Son yıllarda insanlığın vicdanını en ağır sınavlardan geçiren kelimelerden biri haline geldi. Bir zamanlar savaşlardan kaçan, açlıktan kurtulmaya çalışan, çocuğunu yaşatabilmek için toprağını terk eden insanların dramını anlatan bu kelime; bugün çoğu zaman küçümseyen, dışlayan, hatta aşağılayan bir sıfata dönüştürüldü. Ne acıdır ki insanlığın en büyük yaralarından biri, siyasetin ve günlük öfkenin içinde sıradanlaştırıldı.
“Asrı kokutanlar mülteci diyorlar onlara,
Yükseldik sanıyorlar, alçaldıkça tabana…”
Çünkü mesele sadece sınır meselesi değildir. Mesele insan meselesidir.
Bir insanın doğduğu toprağı terk etmek zorunda kalması kolay değildir. İnsan doğup büyüdüğü şehri öyle kolay kolay bırakmaz. Çocukluğunun geçtiği sokakları, komşusunu, dostunu, mezarlarını, hatıralarını, kedisini köpeğini, bahçesindeki ağacı, caminin ezanını, sabah kokusunu geride bırakıp bilinmezliğe doğru yürümek normal bir tercih değildir. İnsan ancak çaresiz kaldığında köklerinden kopar.
Kim durduk yere çocuklarını alıp lastik botlara biner?
Kim mayın tarlalarını göze alır?
Kim sınır tellerinin önünde aşağılanmayı kabul eder?
Kim küçücük evladını tek başına başka ülkelere gönderip “belki yaşar” diye dua eder?
Bunu anlamadan mültecilik konuşulamaz.
Bugün televizyon ekranlarında, haber başlıklarında rakamlara dönüştürülen hayatlar var.
“Üç mülteci boğuldu…”
“Beş mülteci yakalandı…”
“Yirmi mülteci sınır dışı edildi…”
Oysa her rakamın arkasında bir hayat vardır. Bir annenin gözyaşı, bir babanın suskunluğu, bir çocuğun yarım kalan oyuncağı vardır. İnsanlık bazen en büyük vicdansızlığını rakamlarla konuşurken yapar. Çünkü sayı haline gelen acının yüzü görünmez olur.
Filistin’de bombaların altında büyümeye çalışan çocuklar…
Suriye’de yıllardır süren savaşın ortasında parçalanan hayatlar…
Irak’ta, Afganistan’da, Afrika’nın yoksulluk ve çatışma içindeki bölgelerinde yaşama tutunmaya çalışan milyonlar…
Dünyanın neresinde olursa olsun bir anne ile evladı arasına savaş girdiğinde, orada artık siyaset değil insanlık konuşmalıdır.
Elbette devletlerin güvenliği vardır.
Elbette kaçak göç, düzensiz göç, sığınmacılık ve mültecilik kavramları kendi içinde değerlendirilmelidir. Devlet aklı duyguyla değil hukukla hareket eder. Bu ayrı bir meseledir. Fakat insanlık vicdanını kaybetmeden konuşabilmek de başka bir meseledir. İşte bugün en çok kaybettiğimiz şey budur.
Çünkü bazı insanlar artık “mülteci” kelimesini duyunca bir insan görmüyor. Bir yük görüyor. Bir tehdit görüyor. Bir aşağılama cümlesi kuruyor. Oysa unutulan bir gerçek var:
Bugün güven içinde yaşayan herkesin hayatı, yarın bir savaşın, bir işgalin, bir ekonomik çöküşün içinde değişebilir. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Dün ev sahibi olanlar bugün sığınmacı olmuş, dün güçlü olanlar bugün kapı kapı dolaşmıştır.
Bu yüzden dilimize dikkat etmek zorundayız.
Çünkü kırılan sadece bir insanın kalbi değildir. Mazlumun ahı dediğimiz şey tam da budur. İnsan çaresizken ona vurulan her söz, sahibini de küçültür.
Allah kimseyi mülteci olmak zorunda bırakmasın.
Allah kimseyi çaresizlikle sınamasın.
Allah hiçbir anneye evladını yaşasın diye başka ülkelere göndermek zorunda kalacağı bir kader yazmasın.
Allah hiçbir çocuğa sınır telleri arasında oyuncaksız bir çocukluk bırakmasın.
Ve şunu unutmayın;
Bir insana merhamet göstermek sizi küçültmez.
Ama acıyla alay etmek, insanı insanlığından uzaklaştırır.
Mültecilere insanlığın gereği gibi davranan, bir tas çorba veren, bir çocuğun başını okşayan, bir yaraya merhem olan herkesin yolu açık olsun. Çünkü bazen dünyayı ayakta tutan şey büyük ordular değil, küçücük bir merhamet duygusudur.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Kadir Uğur YILMAZ
Mülteci…
Son yıllarda insanlığın vicdanını en ağır sınavlardan geçiren kelimelerden biri haline geldi. Bir zamanlar savaşlardan kaçan, açlıktan kurtulmaya çalışan, çocuğunu yaşatabilmek için toprağını terk eden insanların dramını anlatan bu kelime; bugün çoğu zaman küçümseyen, dışlayan, hatta aşağılayan bir sıfata dönüştürüldü. Ne acıdır ki insanlığın en büyük yaralarından biri, siyasetin ve günlük öfkenin içinde sıradanlaştırıldı.
“Asrı kokutanlar mülteci diyorlar onlara,
Yükseldik sanıyorlar, alçaldıkça tabana…”
Çünkü mesele sadece sınır meselesi değildir. Mesele insan meselesidir.
Bir insanın doğduğu toprağı terk etmek zorunda kalması kolay değildir. İnsan doğup büyüdüğü şehri öyle kolay kolay bırakmaz. Çocukluğunun geçtiği sokakları, komşusunu, dostunu, mezarlarını, hatıralarını, kedisini köpeğini, bahçesindeki ağacı, caminin ezanını, sabah kokusunu geride bırakıp bilinmezliğe doğru yürümek normal bir tercih değildir. İnsan ancak çaresiz kaldığında köklerinden kopar.
Kim durduk yere çocuklarını alıp lastik botlara biner?
Kim mayın tarlalarını göze alır?
Kim sınır tellerinin önünde aşağılanmayı kabul eder?
Kim küçücük evladını tek başına başka ülkelere gönderip “belki yaşar” diye dua eder?
Bunu anlamadan mültecilik konuşulamaz.
Bugün televizyon ekranlarında, haber başlıklarında rakamlara dönüştürülen hayatlar var.
“Üç mülteci boğuldu…”
“Beş mülteci yakalandı…”
“Yirmi mülteci sınır dışı edildi…”
Oysa her rakamın arkasında bir hayat vardır. Bir annenin gözyaşı, bir babanın suskunluğu, bir çocuğun yarım kalan oyuncağı vardır. İnsanlık bazen en büyük vicdansızlığını rakamlarla konuşurken yapar. Çünkü sayı haline gelen acının yüzü görünmez olur.
Filistin’de bombaların altında büyümeye çalışan çocuklar…
Suriye’de yıllardır süren savaşın ortasında parçalanan hayatlar…
Irak’ta, Afganistan’da, Afrika’nın yoksulluk ve çatışma içindeki bölgelerinde yaşama tutunmaya çalışan milyonlar…
Dünyanın neresinde olursa olsun bir anne ile evladı arasına savaş girdiğinde, orada artık siyaset değil insanlık konuşmalıdır.
Elbette devletlerin güvenliği vardır.
Elbette kaçak göç, düzensiz göç, sığınmacılık ve mültecilik kavramları kendi içinde değerlendirilmelidir. Devlet aklı duyguyla değil hukukla hareket eder. Bu ayrı bir meseledir. Fakat insanlık vicdanını kaybetmeden konuşabilmek de başka bir meseledir. İşte bugün en çok kaybettiğimiz şey budur.
Çünkü bazı insanlar artık “mülteci” kelimesini duyunca bir insan görmüyor. Bir yük görüyor. Bir tehdit görüyor. Bir aşağılama cümlesi kuruyor. Oysa unutulan bir gerçek var:
Bugün güven içinde yaşayan herkesin hayatı, yarın bir savaşın, bir işgalin, bir ekonomik çöküşün içinde değişebilir. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Dün ev sahibi olanlar bugün sığınmacı olmuş, dün güçlü olanlar bugün kapı kapı dolaşmıştır.
Bu yüzden dilimize dikkat etmek zorundayız.
Çünkü kırılan sadece bir insanın kalbi değildir. Mazlumun ahı dediğimiz şey tam da budur. İnsan çaresizken ona vurulan her söz, sahibini de küçültür.
Allah kimseyi mülteci olmak zorunda bırakmasın.
Allah kimseyi çaresizlikle sınamasın.
Allah hiçbir anneye evladını yaşasın diye başka ülkelere göndermek zorunda kalacağı bir kader yazmasın.
Allah hiçbir çocuğa sınır telleri arasında oyuncaksız bir çocukluk bırakmasın.
Ve şunu unutmayın;
Bir insana merhamet göstermek sizi küçültmez.
Ama acıyla alay etmek, insanı insanlığından uzaklaştırır.
Mültecilere insanlığın gereği gibi davranan, bir tas çorba veren, bir çocuğun başını okşayan, bir yaraya merhem olan herkesin yolu açık olsun. Çünkü bazen dünyayı ayakta tutan şey büyük ordular değil, küçücük bir merhamet duygusudur.
YAZARLARIMIZ Tüm Yazarlarımız
Bursa’nın Fethi’nin 700. yıl dönümünü kutladığımız 2026 yılının damga vuran en güzel etkinliklerinden biri 600 yıllık Erguvan Bayramı geleneğiydi. Yıldırım Belediyesi tarafından düzenlenen Erguvan Bayramı programları görkemli bir etkinliğe dönüştü. Yıldırım Belediye Başkanı Oktay Yılmaz’ın Yıldırı