İran’da Ayetullah Ali Hamaney’in ölümü, doğal olarak “rejim değişimi” tartışmalarını beraberinde getirdi. Ancak uluslararası ilişkilerde tarihsel tecrübe şunu öğretir.
Liderlerin ölümü, devletlerin otomatik olarak yön değiştirdiği anlar değildir. Çoğu zaman asıl mesele, lider sonrası güç boşluğunun nasıl doldurulduğu ve bu süreci hangi kurumların yönettiğidir. İran örneğinde de bugün yaşanan tam olarak budur.
KURUMSAL DİRENÇ Mİ, KAOS MU?
Hamaney’in ölümü, İran İslam Cumhuriyeti’nin sonu değil; sistemin en kritik stres testlerinden biridir.
İran Anayasası bu tür bir senaryoyu öngörmüş ve geçici bir liderlik mekanizmasını devreye sokmuştur. Cumhurbaşkanı, yargı erki başkanı ve denetleyici kurumlardan bir temsilciden oluşan geçici yapı, ilk bakışta “devlet devam ediyor” mesajı vermektedir. Ancak siyaset yalnızca anayasal metinlerle değil, fiili güç dengeleriyle yürür.
DEVRİM MUHAFIZLARININ SİYASAL SÜREÇTEKİ BELİRLEYİCİ ROLÜ
Bu noktada gözlerin çevrildiği yer açık bir şekilde, Devrim Muhafızları ve güvenlik bürokrasisidir. İran’da devlet kapasitesi, ideolojik kurumlar kadar güvenlik aygıtı üzerinden inşa edilmiştir. Dolayısıyla Hamaney sonrası dönemde belirleyici olacak olanın sokak mı, kurum mu, toplum mu yoksa güvenlik mi olacağı soruları gündemdeki yerini korumaktadır.Bugüne kadarki işaretler, sistemin henüz güvenlik ayağında bir çözülmeye işaret etmediğini göstermektedir.
Tam da bu nedenle, diasporada ve Batı kamuoyunda sıkça dile getirilen “rejim çöktü” veya “devrim anı geldi” yorumları, İran’ın iç dinamikleriyle örtüşmemektedir. İran toplumunun uzun süredir ciddi bir ekonomik ve siyasal baskı altında olduğu doğrudur. Ancak modern tarihte rejim değişimleri, yalnızca toplumsal hoşnutsuzlukla değil, güvenlik aygıtının bölünmesiyle mümkün olmuştur. İran’da henüz bu eşik aşılmış değildir.
DİASPORA YANILSAMASI VE PEHLEVİ FAKTÖRÜ
Bu bağlamda Reza Pehlevi’nin yeniden gündeme gelmesi de dikkat çekicidir. Pehlevi, İran diasporasında güçlü bir sembol, Batı kamuoyunda tanınan bir figürdür. Ancak İran iç siyaseti sembollerle değil, örgütlenme kapasitesiyle ilerler. Ülke içinde karşılığı olmayan, güvenlik riskini üstlenemeyen ve yerel ağlara dayanmayan hiçbir siyasi figür, rejim değişiminin asli aktörü olamaz. Ayrıca 1979 devriminin hafızası hala canlıyken, monarşi çağrışımı yapan bir ismin İran toplumunun geniş kesimlerinde temkinle karşılanması da şaşırtıcı değildir.
Üstelik Pehlevi’nin temsil ettiği merkeziyetçi monarşi geleneği; İran'ın en dinamik ve kurucu unsurlarından olan Türkler ile diğer etnik grupların yerel haklar ve idari esneklik beklentileriyle de yapısal bir uyuşmazlık içindedir.
Burada önemli bir ayrımı doğru yapmak gerekmektedir. Diaspora ile ülke içi muhalefet aynı şey değildir. Almanya, Kanada veya ABD’de İranlı muhaliflerin daha görünür, daha yüksek sesli ve daha örgütlü olması, İran içinde aynı etkinin üretilebildiği anlamına gelmez. Dışarıda siyaset yapmak görece güvenlidir, içeride ise bedeli ağırdır. Bu fark, İran muhalefetinin neden parçalı ve temkinli davrandığını da açıklar.
TÜRKİYE’NİN İRAN DOSYASINDAKİ KIRMIZI ÇİZGİLERİ
Türkiye’deki İranlılar bu ayrımın en net görüldüğü örneklerden biridir. Türkiye, İran muhalefeti için ne Batı’daki kadar serbest bir eylem alanı ne de İran’daki kadar baskıcı bir ortamdır.
Bu nedenle Türkiye’de yaşayan İranlılar daha çok sessiz destek, dijital mobilizasyon ve bekle-gör stratejisi izlemektedir. Açık siyasi faaliyet, hukuki statü ve geri gönderilme kaygıları nedeniyle sınırlıdır.
Türkiye açısından ise mesele, İran’daki rejim tartışmalarının ötesindedir. Ankara’nın temel önceliği, komşu bir ülkede kontrolsüz bir çözülmenin ortaya çıkmamasıdır. Zira İran’da uzun süreli kaos, yalnızca İran’ı değil, enerji hatlarını, ticaret yollarını, sınır güvenliğini ve en önemlisi göç dinamiklerini doğrudan etkiler. İran’dan Türkiye’ye yönelebilecek yeni bir göç dalgası, mevcut bölgesel yüklerin üzerine eklenebilecek ciddi bir risk alanıdır.
Bu nedenle Türkiye’nin söyleminde “istikrar”, “toprak bütünlüğü” ve “iç işlerine müdahale etmeme” vurgusu öne çıkmaktadır. Bu tutum, rejim savunuculuğu değil, risk yönetimi yaklaşımıdır. Devletler, komşularındaki krizleri ideallerle değil, çıkar ve kapasite hesaplarıyla okur. Türkiye’nin İran dosyasındaki pozisyonu da tam olarak budur.
DEVLET REFLEKSİ SLOGANLARDAN GÜÇLÜDÜR
Sonuç olarak, Hamaney sonrası İran’da yaşananlar bir “devrim anı”ndan ziyade bir rejim içi yeniden dengeleme sürecine işaret etmektedir. Sistem sarsılmıştır ama dağılmış değildir. Muhalefet seslidir ama örgütlü değildir. Diaspora güçlüdür ama içeride belirleyici değildir. Türkiye içinse bu tablo, taraf olma değil, soğukkanlı izleme ve hazırlıklı olma gereğini dayatmaktadır.
İran’da lider gitmiştir, fakat devlet hala yerindedir. Asıl soru, bu devletin hangi yönde evrileceğidir.
Bu sorunun cevabı ise sloganlarda değil, kurumların direncinde saklıdır.