Yoksula şükretmeyi, zengine kazanmayı öğreten bir düzen ne kadar adil olabilir?
Bir toplumda yoksula sürekli şükretmesi, zengine ise daha fazlasını kazanması öğütleniyorsa orada yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki ve siyasi bir sorun vardır.
Çünkü mesele, insanın sahip olduklarına şükretmesi değildir. Mesele, şükrün yoksulluğu kabullenmenin aracına dönüştürülmesidir.
İnsanlara yıllarca sabretmeleri, ellerindekine razı olmaları ve yaşadıkları sıkıntıları sorgulamamaları öğütlenebilir. Yoksulluk kaderle, eşitsizlik hayatın olağan akışıyla, itiraz ise nankörlükle açıklanabilir.
Böylece sorgulanması gereken düzen değil, o düzenin içinde yaşam mücadelesi veren insan olur.
Peki, neden bazıları servetlerine servet katarken milyonlarca insan geçim derdiyle boğuşuyor?
Neden bir kesim için refahın sınırı yokken diğer kesimden sürekli fedakârlık bekleniyor?
Bu soruların cevabını aramak yerine yoksula yalnızca sabretmesi söyleniyorsa ortada ciddi bir çelişki vardır.
Çünkü yoksulluk sadece gelir meselesi değildir.
Aynı zamanda fırsatlara erişim, adalet, eğitim, çalışma koşulları ve kaynakların paylaşımı meselesidir.
Bunları tartışmak yerine her şeyi bireysel sabra ve şükre bağlamak, toplumsal sorunları görünmez kılabilir. Ekonomik ve siyasi sorumluluklar geri plana itilirken mevcut koşullara uyum sağlamak, adeta ahlaki bir erdem olarak sunulur.
Farkındaysanız işte asıl tehlike burada başlar.
Şükretmek başka, hakkından vazgeçmek başkadır.
İnsan inancı gereği şükredebilir. Bu inançlı insanın en doğal hakkıdır.
Ancak bu, adil ücret istemesine, daha iyi yaşam koşulları talep etmesine, yolsuzluğu sorgulamasına veya eşitsizliğe itiraz etmesine engel de değildir.
İnanç, insanın vicdanını ve dayanışma duygusunu güçlendirebilir. Fakat inancın siyasi ya da ekonomik çıkarlar uğruna sorgulamayı engelleyen bir araca dönüştürülmesi, eleştirilmesi gereken bir durumdur.
Üstelik hiçbir toplumsal düzen yalnızca insanların düşüncelerini yönlendirerek ayakta kalmaz.
Tamam, Ekonomik koşullar, siyasi tercihler, kurumlar ve fırsat eşitsizlikleri de belirleyicidir. Ancak insanlara içinde yaşadıkları koşulların değiştirilemeyeceği fikri benimsetildiğinde, bu koşulları değiştirme iradesi de zayıflayabilir.
Ekonomik güç sahiplerinin ve karar vericilerin sorumluluğu tam da burada ortaya çıkar: İnsanlardan fedakârlık isterken kendilerinin hangi sorumlulukları üstlendiği de sorgulanmalıdır.
Yoksula sabır tavsiye edenler, önce adaletin hesabını vermelidir.
Çünkü adaletin olmadığı yerde sabır, çözümün yerine geçemez. Emeğin karşılığının alınamadığı yerde şükür, geçim sorununu ortadan kaldıramaz.
Fırsatların eşit dağılmadığı bir düzende nasihat, tek başına toplumsal yaraları iyileştiremez.
Bir ülkede insanların refahı artıyorsa, hakları korunuyorsa ve emekleri karşılığını buluyorsa işte o zaman şükür de anlamını bulur. Fakat yoksulluk kalıcılaşırken yalnızca yoksulun sabrı konuşuluyorsa orada sorulması gereken daha büyük sorular vardır.
Kim kazanıyor? Kim kaybediyor? Kaynaklar nasıl paylaşılıyor? Ve en önemlisi, bu düzenin değişmemesinden kimler yarar sağlıyor?
Bu soruları sormak ne nankörlüktür ne de inanca karşı çıkmaktır. Bu, insan olmanın ve adalet talep etmenin gereğidir.
Sonuçta mesele, yoksulun şükretmesi değildir. Mesele, şükrün yoksulu susturmak; sabrın haksızlığa katlanmayı öğretmek; kaderin ise değiştirilebilir toplumsal koşulları tartışma dışına itmek için kullanılmasıdır.
Çünkü yoksula şükretmeyi öğretirken zengine hesap vermeyi unutturan bir anlayış, toplumsal adaleti değil, mevcut ayrıcalıkları korur.
Sevgili dostlar unutmayın ki: Bir toplumun gerçek zenginliği, yoksullarının ne kadar sabrettiğiyle değil, hiç kimsenin insanca yaşamak için yalnızca sabretmek zorunda kalmadığıyla ölçülür.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Engin YILMAZ
Yoksulun payına şükür, zengine yine servet düştü
Yoksula şükretmeyi, zengine kazanmayı öğreten bir düzen ne kadar adil olabilir?
Bir toplumda yoksula sürekli şükretmesi, zengine ise daha fazlasını kazanması öğütleniyorsa orada yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki ve siyasi bir sorun vardır.
Çünkü mesele, insanın sahip olduklarına şükretmesi değildir. Mesele, şükrün yoksulluğu kabullenmenin aracına dönüştürülmesidir.
İnsanlara yıllarca sabretmeleri, ellerindekine razı olmaları ve yaşadıkları sıkıntıları sorgulamamaları öğütlenebilir. Yoksulluk kaderle, eşitsizlik hayatın olağan akışıyla, itiraz ise nankörlükle açıklanabilir.
Böylece sorgulanması gereken düzen değil, o düzenin içinde yaşam mücadelesi veren insan olur.
Peki, neden bazıları servetlerine servet katarken milyonlarca insan geçim derdiyle boğuşuyor?
Neden bir kesim için refahın sınırı yokken diğer kesimden sürekli fedakârlık bekleniyor?
Bu soruların cevabını aramak yerine yoksula yalnızca sabretmesi söyleniyorsa ortada ciddi bir çelişki vardır.
Çünkü yoksulluk sadece gelir meselesi değildir.
Aynı zamanda fırsatlara erişim, adalet, eğitim, çalışma koşulları ve kaynakların paylaşımı meselesidir.
Bunları tartışmak yerine her şeyi bireysel sabra ve şükre bağlamak, toplumsal sorunları görünmez kılabilir. Ekonomik ve siyasi sorumluluklar geri plana itilirken mevcut koşullara uyum sağlamak, adeta ahlaki bir erdem olarak sunulur.
Farkındaysanız işte asıl tehlike burada başlar.
Şükretmek başka, hakkından vazgeçmek başkadır.
İnsan inancı gereği şükredebilir. Bu inançlı insanın en doğal hakkıdır.
Ancak bu, adil ücret istemesine, daha iyi yaşam koşulları talep etmesine, yolsuzluğu sorgulamasına veya eşitsizliğe itiraz etmesine engel de değildir.
İnanç, insanın vicdanını ve dayanışma duygusunu güçlendirebilir. Fakat inancın siyasi ya da ekonomik çıkarlar uğruna sorgulamayı engelleyen bir araca dönüştürülmesi, eleştirilmesi gereken bir durumdur.
Üstelik hiçbir toplumsal düzen yalnızca insanların düşüncelerini yönlendirerek ayakta kalmaz.
Tamam, Ekonomik koşullar, siyasi tercihler, kurumlar ve fırsat eşitsizlikleri de belirleyicidir. Ancak insanlara içinde yaşadıkları koşulların değiştirilemeyeceği fikri benimsetildiğinde, bu koşulları değiştirme iradesi de zayıflayabilir.
Ekonomik güç sahiplerinin ve karar vericilerin sorumluluğu tam da burada ortaya çıkar: İnsanlardan fedakârlık isterken kendilerinin hangi sorumlulukları üstlendiği de sorgulanmalıdır.
Yoksula sabır tavsiye edenler, önce adaletin hesabını vermelidir.
Çünkü adaletin olmadığı yerde sabır, çözümün yerine geçemez. Emeğin karşılığının alınamadığı yerde şükür, geçim sorununu ortadan kaldıramaz.
Fırsatların eşit dağılmadığı bir düzende nasihat, tek başına toplumsal yaraları iyileştiremez.
Bir ülkede insanların refahı artıyorsa, hakları korunuyorsa ve emekleri karşılığını buluyorsa işte o zaman şükür de anlamını bulur. Fakat yoksulluk kalıcılaşırken yalnızca yoksulun sabrı konuşuluyorsa orada sorulması gereken daha büyük sorular vardır.
Kim kazanıyor? Kim kaybediyor? Kaynaklar nasıl paylaşılıyor? Ve en önemlisi, bu düzenin değişmemesinden kimler yarar sağlıyor?
Bu soruları sormak ne nankörlüktür ne de inanca karşı çıkmaktır. Bu, insan olmanın ve adalet talep etmenin gereğidir.
Sonuçta mesele, yoksulun şükretmesi değildir. Mesele, şükrün yoksulu susturmak; sabrın haksızlığa katlanmayı öğretmek; kaderin ise değiştirilebilir toplumsal koşulları tartışma dışına itmek için kullanılmasıdır.
Çünkü yoksula şükretmeyi öğretirken zengine hesap vermeyi unutturan bir anlayış, toplumsal adaleti değil, mevcut ayrıcalıkları korur.
Sevgili dostlar unutmayın ki: Bir toplumun gerçek zenginliği, yoksullarının ne kadar sabrettiğiyle değil, hiç kimsenin insanca yaşamak için yalnızca sabretmek zorunda kalmadığıyla ölçülür.
YAZARLARIMIZ Tüm Yazarlarımız
Dünyada var olan diğer ülkelerin aksine Türk milletinin hayatı nerede ise tamamen siyasete endekslidir. Sabah erken saatlerden gece yarılarına kadar siyaset kurumunun yaptıkları yada yapamadıkları ile ilgili ortaya çıkan gündemler vatandaşın birinci konusudur. Gündem bizim ülkemizde her zaman biri