Aydın Atatürk Meydanı’nda İGF Aydın Temsilcisi Süleyman Topbaş’ın saldırıya uğraması, basın özgürlüğü tartışmalarını yeniden alevlendirdi.
Demokratik toplumların en temel güvencelerinden biri kuşkusuz basın özgürlüğüdür.
Ancak bu özgürlüğün yalnızca anayasal metinlerde ve hukuk kitaplarında yer alması yeterli değildir; asıl sınav, onun sahada ne ölçüde korunabildiğiyle ilgilidir.
Aydın’da yaşanan son üzücü olay, bu gerçeği bir kez daha tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir.
İnternet Gazetecileri Federasyonu (İGF) Aydın İl Temsilcisi Süleyman Topbaş, Aydın Atatürk Meydanı’nda eşiyle birlikte bulunduğu sırada, kendilerini Ülkü Ocakları mensubu olarak tanıtan kişiler tarafından saldırıya uğramıştır.
Olayın ayrıntıları henüz tüm yönleriyle netleşmemiş olsa da, ortaya çıkan tablo basit bir asayiş vakası olarak değerlendirilemeyecek kadar ciddidir.
Çünkü burada tartışılan mesele, yalnızca bir bireyin maruz kaldığı iddia edilen fiziksel müdahale değildir.
Asıl konu, gazetecilik mesleğinin güvenliği ve ifade özgürlüğünün korunup korunamadığıdır.
Bir gazetecinin kamusal alanda görevini icra ederken şiddet riskiyle karşı karşıya kalması, doğrudan demokratik düzenin kendisine yönelmiş bir tehdit olarak okunmalıdır.
İGF Genel Başkan Yardımcısı Serkan Torun, olayla ilgili yaptığı açıklamada bu noktaya dikkat çekerek şu ifadeleri kullanmıştır:
“Kim olursa olsun, hangi düşünceye veya yapıya mensup bulunursa bulunsun, bir gazetecinin susturulmaya çalışılması, hele ki böylesine çirkin bir yöntemle hedef alınması asla kabul edilemez.”
Bu sözler, meselenin yalnızca bireysel bir saldırı olmadığını; aynı zamanda toplumun haber alma hakkına yönelik bir müdahale olarak görülmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Yaşanan bu üzücü olayın yakından takipçisi olduğumuzu özellikle vurgulamak gerekir. Sürecin tüm yönleriyle aydınlatılması, yalnızca mağduriyetin giderilmesi açısından değil, kamu vicdanının tesisi açısından da büyük önem taşımaktadır. Bu noktada Aydın İl Emniyet Müdürlüğü yetkililerinin olay üzerine büyük bir ciddiyetle gideceklerine ve faillerin en kısa sürede tespit edilerek adalet önüne çıkarılacağına olan inancımız tamdır.
Hukuk devletinin en temel gereği açıktır: Hiçbir iddia görmezden gelinmemeli, hiçbir şiddet olayı cezasız bırakılmamalıdır.
Özellikle gazetecilere yönelik saldırılar, yalnızca bireysel bir mesele olarak değil, toplumun bilgiye erişim hakkına yönelmiş bir tehdit olarak ele alınmalıdır. Çünkü basına yönelik her baskı, dolaylı olarak halkın doğru ve tarafsız bilgiye ulaşma hakkını zedeler.
Bugün asıl üzerinde durulması gereken nokta, yalnızca Aydın’da yaşanan bu olay değil; toplumda giderek sertleşen dilin, kutuplaşmanın ve tahammülsüzlüğün hangi sonuçlara yol açtığıdır.
Gazetecilik, herhangi bir düşüncenin ya da grubun hoşuna gitmek zorunda değildir. Tam tersine, çoğu zaman sorgulayıcı, eleştirel ve rahatsız edici sorular sormasıyla anlam kazanır.
Bu nedenle gazeteciyi hedef alan her girişim, bireysel bir saldırı olmanın ötesinde, doğrudan toplumsal düzeni ve demokratik dengeyi hedef alan bir müdahale olarak değerlendirilmelidir.
Aydın’da yaşanan bu olayın, yalnızca bir üzücü vakayla sınırlı kalmaması en büyük temennidir.
Aksine, basın özgürlüğü, ifade hürriyeti ve kamu güvenliği konusunda daha güçlü bir farkındalığın oluşmasına, hukukun üstünlüğünün daha kararlı biçimde uygulanmasına ve toplumsal sağduyunun güçlenmesine vesile olması gerekmektedir.