Sevgili okurlarım, hiç duydunuz mu? Yeni Kapının ismi nereden gelmektedir. Gelin hep beraber bu hikayeye doğru bir yolculuk yapalım.
Osmanlı Devleti’nde rüşvetin, iltimasın ve başıboşluğun arttığı, insanların kanun ve kural tanımaz hâle geldiği bir dönemde Sultan Dördüncü Murat, bu gidişatı durdurmak ve devlet düzenini yeniden sağlamak için birtakım tedbirler almaya başlamıştı.
Ancak padişahın aklında önemli bir soru vardı:
“Ben bu kadar ferman çıkarıyorum, yasaklar koyuyorum da acaba halkım bunlara uyuyor mu? Yoksa benim huzurumda başka, arkamdan başka mı davranıyor?”
İşte bu sorunun cevabını öğrenmek isteyen Sultan Dördüncü Murat, aldığı tedbirlerin halk arasında nasıl karşılık bulduğunu kendi gözleriyle görmek istedi.
Birkaç gün önce, memleketteki bozulmaların önüne geçmek ve payitahtta sık sık çıkan yangınları azaltmak amacıyla içkiyi ve tütünü yasaklayan bir ferman yayımlamıştı. Fermanın mürekkebi daha kurumadan padişah, yanına sivil kıyafetler giymiş birkaç askerini alarak tebdil-i kıyafet İstanbul sokaklarına çıktı.
Sokakları karış karış dolaştı. Esnafın hâlini, insanların davranışlarını ve konulan yasaklara uyulup uyulmadığını gözlemledi. Ardından Anadolu yakasından Avrupa yakasına geçmeye karar verdi.
O devirde Boğaz’ı aşmanın yollarından biri sandallardı. Padişah, Haydarpaşa İskelesi’ne geldi ve orada gözüne kestirdiği bir sandalcının yanına yaklaştı.
“Selamünaleyküm sandalcı!” dedi.
Sandalcı, karşısındaki kişinin padişah olduğunu bilmiyordu. Ancak giyiminden kuşamından, yanındaki adamlardan onun varlıklı biri olduğunu anlamıştı.
“Aleykümselam efendim!” diye karşılık verdi.
Padişah sordu:
“Karşı yakaya ne kadara geçersin?”
Sandalcı, karşısındaki adamdan iyi para kazanabileceğini düşünerek normalde on akçeye götürdüğü yol için elli akçe istedi.
“Sizi karşıya elli akçeye götürürüm efendim.”
Padişah pazarlık etmeden elli akçeyi çıkarıp sandalcının eline verdi.
“Öyleyse haydi bakalım, sandalcı başı!”
Hep birlikte sandala bindiler. Sandal, ağır ağır Boğaz’ın sularına açıldı.
Bir müddet yol aldıktan sonra sandalcı, sandalın kenarından sarkıttığı bir ipi çekmeye başladı.
Padişah merakla sordu:
“Hayırdır sandalcı, ne yapıyorsun o iple?”
Sandalcı gayet rahat bir tavırla cevap verdi:
“Efendim, burada şarap vardır. Onu çıkarıyorum.”
Padişah şaşırmıştı. Daha birkaç gün önce içkiyi yasaklayan fermanı kendisi yayımlamıştı. Şimdi ise karşısındaki adam, denizin ortasında şarap çıkarıyordu!
“Ne yapacaksın o şarabı sandalcı? Yasak değil mi?” diye sordu.
Sandalcı, hiç istifini bozmadan cevap verdi:
“Efendim, denizin ortasında ne yasağı?”
Sonra küçük bir bardak çıkarıp padişaha uzattı.
“Buyurun efendim, bir yudum alın!”
Padişahın öfkesi kabardı. Elini kılıcının kabzasına götürdü. Fakat tam o sırada kendi kendine, “Dur bakalım Murat! Hele bir bekle. Daha neler yapacak bu sandalcı?” dedi.
Öfkesini içine gömdü, uzatılan kadehi alıp içti.
Bir müddet sonra sandalcı, sandalın içindeki tahtaları kaldırmaya başladı.
Padişah bu kez iyice tedirgin oldu.
“Ne yapıyorsun sandalcı? Bizi batıracak mısın?” diye sordu.
Sandalcı hemen cevap verdi:
“Estağfurullah efendim! Korkmayın. Burada bir nargile var, onu çıkarıyorum.”
Padişahın öfkesi daha da arttı.
“Sandalcı, sandalcı! Çizmeyi aşıyorsun sen! Hiç yasak bilmez misin? Padişah bizi görse ikimizin de kellesini alır!” dedi.
Sandalcı ise hâlâ rahattı.
“Aman efendim, az önce de söyledim ya! Şu denizin ortasında ne yasağı? Allah’ınızı severseniz, burada bizi kim görecek? Padişahın denizin ortasında ne işi olacak? Alın, şundan bir iki fırt çekin, size iyi gelir!”
Padişahın içindeki öfke artık taşacak gibiydi. Fakat yine kendini tuttu.
Bir süre sonra sandalcı cebinden birkaç taş çıkardı.
Padişah şaşkınlıkla sordu:
“Hayırdır sandalcı, şimdi de ne yapacaksın o taşları?”
Sandalcı cevap verdi:
“Fal bakacağım efendim. Sizin falınıza bakacağım.”
Bu söz, padişahın sabrını iyice zorlamıştı. Buna rağmen kendisini tutarak sakin bir sesle sordu:
“Peki, nasıl bakacaksın falıma?”
Sandalcı, kendinden emin bir edayla cevap verdi:
“Efendim, bana bir soru sorun. Ben de taşlara bakıp cevabını hemen söyleyeyim.”
Padişah, sandalcının bu cesaretine şaşırdı. Ardından hiç beklemediği bir soru sordu:
“Öyleyse söyle bakalım sandalcı! Padişah efendimiz şu anda nerededir?”
Sandalcı, “Bundan kolay ne var?” diye düşündü. Taşları eline aldı, salladı ve önüne attı.
Lakin taşlara baktığı anda yüzündeki ifade değişti. Bir süre sessizce durdu, sonra padişaha dönerek şöyle dedi:
“Efendim, padişah efendimiz yakınlarımızda bir yerdedir.”
Padişah birden yerinden fırladı.
“Ne diyorsun sen sandalcı? Kelle gitti oğlum! Şu fala bir daha bak!”
Sandalcının rengi solmuştu. Ellerinin titremesine engel olamadan taşları yeniden salladı, tekrar attı. Bir taşlara baktı, bir karşısındaki adama…
Artık karşısındaki kişinin kim olduğunu biliyordu.
Sultan Dördüncü Murat, sandalcının bu hâlini görünce ona son bir şans vermek istedi.
“Tamam sandalcı, sana bir sorum daha olacak,” dedi.
Fakat sandalcı, soruyu dinlemeye bile fırsat bulamadan bağırmaya başladı:
“Padişahım çok yaşa! Padişahım çok yaşa!”
Padişah onu susturdu.
“Bak sandalcı! Şimdi İstanbul’un karşı yakasına geçeceğim. Söyle bakalım, oraya hangi kapıdan gireceğim? Bunu bilirsen seni affederim.”
O zamanlar şehre girişler belirli kapılardan yapılırdı. Sandalcı, bu defa da zekâsını kullanarak kendisini kurtaracak bir yol bulmaya çalıştı.
Biraz düşündükten sonra padişaha şöyle dedi:
“Efendim, ben size bunu şimdi söylemesem de bir kâğıda yazıp versem… Siz de istediğiniz kapıdan geçtikten sonra açıp okusanız olmaz mı?”
Padişah merakla sordu:
“Niçin böyle olsun istiyorsun?”
Sandalcı cevap verdi:
“Efendim, ben size şimdi hangi kapıdan geçeceğinizi söylersem siz başka bir kapıdan geçersiniz. Sonra da benim kelle gider! En iyisi ben yazayım, siz de geçtikten sonra okuyun.”
Padişah, teklifi kabul ettiğini göstermek için başını salladı.
Sandalcı hemen bir kâğıt buldu. Padişahın hangi kapıdan geçeceğini yazdı, kâğıdı katlayarak kendisine uzattı.
Padişah kâğıdı alıp kaftanının cebine koydu. Ardından askerlerine bir işaret verdi.
Sandalcının kellesi oracıkta alındı.
Sonra askerlerine dönerek yeni bir kapı yapılmasını emretti. Madem sandalcı hangi kapıdan geçeceğini yazmıştı, padişah da onun yazdığı kapıdan geçmeyecekti!
Askerler hemen işe koyuldu. Yeni bir kapı inşa edildi. Ardından padişah, görkemli bir törenle bu kapıdan geçti.
Ancak insanın içinde bir merak varsa kolay kolay dinmez.
Padişah kapıdan geçmişti geçmesine ama aklı hâlâ cebindeki kâğıttaydı.
“Acaba bu sandalcı ne yazdı?” diye düşündü.
Nihayet kâğıdı cebinden çıkardı, katlarını açtı ve okumaya başladı.
Kâğıtta şu yazıyordu:
“Padişahım, yeni kapınız vatana millete hayırlı olsun!”
Sevgili okurlar, anlatılanlara göre o gün bugündür İstanbul’daki bu yerin adı “Yeni Kapı” olarak anılmaya başlamış.
Olan ise zavallı(!) sandalcıya olmuş. Bir kapı açılmış ama ne yazık ki o kapıyı açtıran adamın dünyaya açılan bütün kapıları kapanmış!
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Abdullah ŞAHİN
'Yeni Kapı'nın hikâyesi
Sevgili okurlarım, hiç duydunuz mu? Yeni Kapının ismi nereden gelmektedir. Gelin hep beraber bu hikayeye doğru bir yolculuk yapalım.
Osmanlı Devleti’nde rüşvetin, iltimasın ve başıboşluğun arttığı, insanların kanun ve kural tanımaz hâle geldiği bir dönemde Sultan Dördüncü Murat, bu gidişatı durdurmak ve devlet düzenini yeniden sağlamak için birtakım tedbirler almaya başlamıştı.
Ancak padişahın aklında önemli bir soru vardı:
“Ben bu kadar ferman çıkarıyorum, yasaklar koyuyorum da acaba halkım bunlara uyuyor mu? Yoksa benim huzurumda başka, arkamdan başka mı davranıyor?”
İşte bu sorunun cevabını öğrenmek isteyen Sultan Dördüncü Murat, aldığı tedbirlerin halk arasında nasıl karşılık bulduğunu kendi gözleriyle görmek istedi.
Birkaç gün önce, memleketteki bozulmaların önüne geçmek ve payitahtta sık sık çıkan yangınları azaltmak amacıyla içkiyi ve tütünü yasaklayan bir ferman yayımlamıştı. Fermanın mürekkebi daha kurumadan padişah, yanına sivil kıyafetler giymiş birkaç askerini alarak tebdil-i kıyafet İstanbul sokaklarına çıktı.
Sokakları karış karış dolaştı. Esnafın hâlini, insanların davranışlarını ve konulan yasaklara uyulup uyulmadığını gözlemledi. Ardından Anadolu yakasından Avrupa yakasına geçmeye karar verdi.
O devirde Boğaz’ı aşmanın yollarından biri sandallardı. Padişah, Haydarpaşa İskelesi’ne geldi ve orada gözüne kestirdiği bir sandalcının yanına yaklaştı.
“Selamünaleyküm sandalcı!” dedi.
Sandalcı, karşısındaki kişinin padişah olduğunu bilmiyordu. Ancak giyiminden kuşamından, yanındaki adamlardan onun varlıklı biri olduğunu anlamıştı.
“Aleykümselam efendim!” diye karşılık verdi.
Padişah sordu:
“Karşı yakaya ne kadara geçersin?”
Sandalcı, karşısındaki adamdan iyi para kazanabileceğini düşünerek normalde on akçeye götürdüğü yol için elli akçe istedi.
“Sizi karşıya elli akçeye götürürüm efendim.”
Padişah pazarlık etmeden elli akçeyi çıkarıp sandalcının eline verdi.
“Öyleyse haydi bakalım, sandalcı başı!”
Hep birlikte sandala bindiler. Sandal, ağır ağır Boğaz’ın sularına açıldı.
Bir müddet yol aldıktan sonra sandalcı, sandalın kenarından sarkıttığı bir ipi çekmeye başladı.
Padişah merakla sordu:
“Hayırdır sandalcı, ne yapıyorsun o iple?”
Sandalcı gayet rahat bir tavırla cevap verdi:
“Efendim, burada şarap vardır. Onu çıkarıyorum.”
Padişah şaşırmıştı. Daha birkaç gün önce içkiyi yasaklayan fermanı kendisi yayımlamıştı. Şimdi ise karşısındaki adam, denizin ortasında şarap çıkarıyordu!
“Ne yapacaksın o şarabı sandalcı? Yasak değil mi?” diye sordu.
Sandalcı, hiç istifini bozmadan cevap verdi:
“Efendim, denizin ortasında ne yasağı?”
Sonra küçük bir bardak çıkarıp padişaha uzattı.
“Buyurun efendim, bir yudum alın!”
Padişahın öfkesi kabardı. Elini kılıcının kabzasına götürdü. Fakat tam o sırada kendi kendine, “Dur bakalım Murat! Hele bir bekle. Daha neler yapacak bu sandalcı?” dedi.
Öfkesini içine gömdü, uzatılan kadehi alıp içti.
Bir müddet sonra sandalcı, sandalın içindeki tahtaları kaldırmaya başladı.
Padişah bu kez iyice tedirgin oldu.
“Ne yapıyorsun sandalcı? Bizi batıracak mısın?” diye sordu.
Sandalcı hemen cevap verdi:
“Estağfurullah efendim! Korkmayın. Burada bir nargile var, onu çıkarıyorum.”
Padişahın öfkesi daha da arttı.
“Sandalcı, sandalcı! Çizmeyi aşıyorsun sen! Hiç yasak bilmez misin? Padişah bizi görse ikimizin de kellesini alır!” dedi.
Sandalcı ise hâlâ rahattı.
“Aman efendim, az önce de söyledim ya! Şu denizin ortasında ne yasağı? Allah’ınızı severseniz, burada bizi kim görecek? Padişahın denizin ortasında ne işi olacak? Alın, şundan bir iki fırt çekin, size iyi gelir!”
Padişahın içindeki öfke artık taşacak gibiydi. Fakat yine kendini tuttu.
Bir süre sonra sandalcı cebinden birkaç taş çıkardı.
Padişah şaşkınlıkla sordu:
“Hayırdır sandalcı, şimdi de ne yapacaksın o taşları?”
Sandalcı cevap verdi:
“Fal bakacağım efendim. Sizin falınıza bakacağım.”
Bu söz, padişahın sabrını iyice zorlamıştı. Buna rağmen kendisini tutarak sakin bir sesle sordu:
“Peki, nasıl bakacaksın falıma?”
Sandalcı, kendinden emin bir edayla cevap verdi:
“Efendim, bana bir soru sorun. Ben de taşlara bakıp cevabını hemen söyleyeyim.”
Padişah, sandalcının bu cesaretine şaşırdı. Ardından hiç beklemediği bir soru sordu:
“Öyleyse söyle bakalım sandalcı! Padişah efendimiz şu anda nerededir?”
Sandalcı, “Bundan kolay ne var?” diye düşündü. Taşları eline aldı, salladı ve önüne attı.
Lakin taşlara baktığı anda yüzündeki ifade değişti. Bir süre sessizce durdu, sonra padişaha dönerek şöyle dedi:
“Efendim, padişah efendimiz yakınlarımızda bir yerdedir.”
Padişah birden yerinden fırladı.
“Ne diyorsun sen sandalcı? Kelle gitti oğlum! Şu fala bir daha bak!”
Sandalcının rengi solmuştu. Ellerinin titremesine engel olamadan taşları yeniden salladı, tekrar attı. Bir taşlara baktı, bir karşısındaki adama…
Sonunda gerçeği anladı.
Padişahın eteklerine yapışarak yalvarmaya başladı:
“Affedin beni efendim! Bağışlayın beni!”
Artık karşısındaki kişinin kim olduğunu biliyordu.
Sultan Dördüncü Murat, sandalcının bu hâlini görünce ona son bir şans vermek istedi.
“Tamam sandalcı, sana bir sorum daha olacak,” dedi.
Fakat sandalcı, soruyu dinlemeye bile fırsat bulamadan bağırmaya başladı:
“Padişahım çok yaşa! Padişahım çok yaşa!”
Padişah onu susturdu.
“Bak sandalcı! Şimdi İstanbul’un karşı yakasına geçeceğim. Söyle bakalım, oraya hangi kapıdan gireceğim? Bunu bilirsen seni affederim.”
O zamanlar şehre girişler belirli kapılardan yapılırdı. Sandalcı, bu defa da zekâsını kullanarak kendisini kurtaracak bir yol bulmaya çalıştı.
Biraz düşündükten sonra padişaha şöyle dedi:
“Efendim, ben size bunu şimdi söylemesem de bir kâğıda yazıp versem… Siz de istediğiniz kapıdan geçtikten sonra açıp okusanız olmaz mı?”
Padişah merakla sordu:
“Niçin böyle olsun istiyorsun?”
Sandalcı cevap verdi:
“Efendim, ben size şimdi hangi kapıdan geçeceğinizi söylersem siz başka bir kapıdan geçersiniz. Sonra da benim kelle gider! En iyisi ben yazayım, siz de geçtikten sonra okuyun.”
Padişah, teklifi kabul ettiğini göstermek için başını salladı.
Sandalcı hemen bir kâğıt buldu. Padişahın hangi kapıdan geçeceğini yazdı, kâğıdı katlayarak kendisine uzattı.
Padişah kâğıdı alıp kaftanının cebine koydu. Ardından askerlerine bir işaret verdi.
Sandalcının kellesi oracıkta alındı.
Sonra askerlerine dönerek yeni bir kapı yapılmasını emretti. Madem sandalcı hangi kapıdan geçeceğini yazmıştı, padişah da onun yazdığı kapıdan geçmeyecekti!
Askerler hemen işe koyuldu. Yeni bir kapı inşa edildi. Ardından padişah, görkemli bir törenle bu kapıdan geçti.
Ancak insanın içinde bir merak varsa kolay kolay dinmez.
Padişah kapıdan geçmişti geçmesine ama aklı hâlâ cebindeki kâğıttaydı.
“Acaba bu sandalcı ne yazdı?” diye düşündü.
Nihayet kâğıdı cebinden çıkardı, katlarını açtı ve okumaya başladı.
Kâğıtta şu yazıyordu:
“Padişahım, yeni kapınız vatana millete hayırlı olsun!”
Sevgili okurlar, anlatılanlara göre o gün bugündür İstanbul’daki bu yerin adı “Yeni Kapı” olarak anılmaya başlamış.
Olan ise zavallı(!) sandalcıya olmuş. Bir kapı açılmış ama ne yazık ki o kapıyı açtıran adamın dünyaya açılan bütün kapıları kapanmış!
YAZARLARIMIZ Tüm Yazarlarımız
Sosyolog – Aile Danışmanı – Yazar,arkadaşım Arzu Sakızlı ile toplumun sorunlarını konuşmaya devam ediyoruz... "Bir toplumun çöküşü her zaman ekonomik krizlerle, savaşlarla ya da büyük felaketlerle başlamaz. Bazen çok daha sessiz, çok daha tehlikeli bir yerden başlar: İnsanların birbirine duyduğu sa