Hava Durumu

Tesadüflerin ve İkbalin Hikâyesi “Ayancıklı Mütercim Rüştü Paşa”

Yazının Giriş Tarihi: 17.10.2026 18:20
Yazının Güncellenme Tarihi: 17.10.2026 18:20

Sevgili okurlarım;

Osmanlı Devleti’nin son yüzyılında rüşvet ve iltimasın devlet yönetiminde giderek daha fazla etkili olduğu bir dönem yaşanıyordu. Makam ve mevkilere yükselirken liyakatin geri plana itildiği, adam kayırmanın ön plana çıktığı bir düzenin izlerine rastlamak mümkündü. Elbette bu tabloyu günümüzle karşılaştırırken insanın aklına ister istemez bazı sorular geliyor.

İşte Ayancıklı Mütercim Rüştü Paşa’nın hayat hikâyesi, bu bakımdan üzerinde durulması gereken örneklerden biridir.

Rüştü Paşa ne olağanüstü bir zekâsıyla ne de engin bilgisiyle tanınan bir isimdi. Buna rağmen kısa sayılabilecek bir sürede Osmanlı Devleti’nin en yüksek makamlarından biri olan sadrazamlığa kadar yükselmeyi başardı.

Peki, sınırlı bir birikime sahip olduğu düşünülen bir insan, nasıl oldu da devletin zirvesine kadar ulaşabildi? Bu yükselişte hangi tesadüflerin, hangi ilişkilerin ve hangi siyasi dengelerin payı vardı?

Gelin, Mütercim Rüştü Paşa’nın ikbal basamaklarını birlikte arşınlayalım.

Rüştü Paşa, Sinop’un Ayancık kazasına bağlı bir köyde dünyaya gelmişti. Babası Hasan Ağa, köyde geçimini sağlamakta zorlanınca çocuklarına daha iyi bir gelecek hazırlamak umuduyla İstanbul’a göç etti. Ancak payitahtta da aradığı imkânları bulamadı. Ailesini geçindirebilmek için hamallık yapmak zorunda kaldı.

Hasan Ağa’nın en büyük arzusu, oğlunun kendisi gibi hayat mücadelesi vermemesiydi. Bu nedenle Rüştü’yü askerî mektebe yazdırdı. Genç Rüştü de önüne çıkan bu fırsatı değerlendirdi ve eğitimini zamanında tamamladı.

Asıl hikâye, okulunu bitirip göreve başlamasıyla birlikte şekillenmeye başladı.

Buna talih mi dersiniz, şans mı, yoksa kader mi, bilemem. Ancak Rüştü Efendi, karşısına çıkan fırsatları değerlendirmeyi bildi. Henüz genç yaşta başladığı meslek hayatında, kısa sürede devlet yönetiminin en üst kademelerine doğru ilerledi.

Peki, bu yükselişin arkasında ne vardı?

Rüştü Efendi’nin ilk görev yerlerinden biri İstanbul’un Tarabya ve Büyükdere semtleriydi. O dönemde bu çevre, farklı milletlerden insanların bir arada yaşadığı, yabancı elçiliklerin ve seçkin ailelerin bulunduğu hareketli bir bölgeydi. Fransızca günlük hayatın önemli bir parçası hâline gelmişti. Rumlar, Museviler ve Ermeniler arasında da bu dili kullananların sayısı az değildi.

Üstelik 1825’ten sonra ordunun çeşitli hizmetlerinde Fransız uzmanlara ve Fransızca bilen yerli memurlara duyulan ihtiyaç artmıştı. Dolayısıyla Fransızca bilmek, askerî ve bürokratik hayatta önemli bir avantaj sağlıyordu.

Genç mülazım Rüştü, bulunduğu çevrede bu gerçeği kısa sürede fark etti. Önceleri etrafından duyduğu birkaç kelimeyi tekrarlamakla yetiniyordu. Ancak zamanla bu merakı ciddi bir öğrenme çabasına dönüştü. Özel dersler alarak Fransızcasını geliştirdi; dili okuyup yazabilecek, hatta rahatça konuşabilecek bir seviyeye ulaştı.

Ne var ki Rüştü Efendi’nin önünü açan tek unsur Fransızca öğrenmesi değildi.

Görev yaptığı bölgede yabancı elçiliklerin yazlık konakları, Fenerli beylerin ve Eflak-Boğdan prenslerinin çevreleri, adalardaki voyvodalar, büyük tüccarlar ve Tanzimat döneminde yükselişe geçen gayrimüslim seçkinler bir araya geliyordu. Boğaz’ın bu gözde kıyıları, yalnızca bir yerleşim alanı değil, aynı zamanda siyasi ve sosyal ilişkilerin kurulduğu önemli bir merkezdi.

Bir başka ifadeyle Rüştü Efendi, dönemin nüfuz sahibi insanlarıyla tanışabileceği bir çevrenin tam ortasındaydı.

Ancak burada asıl dikkat çekici olan, yalnızca bu insanlarla aynı ortamda bulunması değildi. Onlarla ilişki kurabilmesi, kendisini tanıtması ve kurduğu bağlantıları değerlendirebilmesiydi.

Ayrıca, Tarabya, elçiliklerin ve seçkin ailelerin bulunduğu bir semt olmanın ötesinde; eğlencelerin düzenlendiği aşkların yaşandığı, dedikoduların dolaştığı, siyasi hesapların yapıldığı ve gizli ilişkilerin kurulduğu bir buluşma alanı durumundaydı. Burada yaşananların bir kısmı gündelik hayatın sıradan olayları olarak kalırken bir kısmı da dönemin siyasi atmosferini etkileyebilecek sonuçlar doğurabiliyordu.

Böyle bir atmosferde askerî üniforması, iri yapısı ve girişkenliğiyle dikkat çeken Rüştü Efendi’nin karşısına çeşitli fırsatlar çıkması çokta şaşırtıcı değildi.

Kısa süre içinde, yalnızca yalıların ve köşklerin çevresindeki insanlarla değil; elçiler, bankerler, nazırlar ve generallerle de yakın ilişkiler kurdu. Zamanla Tarabya’da tanınan, adı sohbetlerde anılan bir isim hâline geldi.

Bu ilişkiler ağı, onun yükselişinde önemli bir rol oynayacaktı.

Rivayet edilir ki dönemin sadrazamı Hüsrev Paşa, bir gün eğlenmek amacıyla Tarabya’ya geldi. Eğlenceye geçmeden önce Tarabya Karakolu’nu ziyaret etti ve çevrede adından söz edilen genç subayı görmek istedi.

Hikâye şöyleydi:

Sadrazam, karakol komutanı genç subayın tavırlarından ve Fransızcayı son derece akıcı konuşmasından etkilendi. Rüştü Efendi’yi himayesine aldı.

İşte bu himaye, onun yükseliş yolculuğunda önemli bir dönüm noktası oldu. Çünkü Osmanlı bürokrasisinde bilgi ve yetenek kadar, güçlü bir devlet adamının desteğini kazanmak da kariyerin seyrini değiştirebiliyordu.

Rüştü Efendi’nin önünde artık yeni kapılar açılıyordu.

Rüştü Efendi’nin hayatını değiştiren gelişmelerden biri de askerî nizamnamelerin tercümesi sırasında yaşandı.

1800’lü yılların ilk dönemlerinde Fransız Mareşal Marmont, İstanbul’a gelerek Sultan II. Mahmud’un misafiri olmuş ve yeni kurulan ordu için hazırlanan Fransızca askerî nizamnameleri padişaha hediye etmişti. Bu metinlerin Türkçeye çevrilmesi görevi Namık Paşa’ya verildiğinde Hüsrev Paşa, ona yardımcı olması için Rüştü Efendi’yi önerdi.

Paris’te eğitim görmüş, aydın bir asker olan Namık Paşa da genç Rüştü’yü beğenerek görevlendirmeyi kabul etti.

Bu görev, Rüştü Efendi’nin adının daha geniş çevrelerde duyulmasını sağladı. Yaptığı çalışmalar sayesinde padişahın takdirini de kazandı.

Böylece birkaç askeri nizamnamenin tercümesine yardım etmekle başlayan süreç, onun kariyerinde hızlı bir yükselişin kapısını araladı. Önce Serasker Dairesi tercümanlığına getirildi. Ardından miralaylık ve tuğgeneral rütbeleri geldi; Rumeli ordusu komutanlığı görevini üstlendi.

1847 yılında, henüz 30altı yaşındayken müşir, yani mareşal oldu. Kırk yaşına geldiğinde seraskerlik makamına yükseldi. Nihayet 1859 yılında Sultan Abdülmecid tarafından sadrazamlığa getirildi.

Bir düşünün sevgili okurlarım…

Hayata yoksul bir ailenin çocuğu olarak başlayan, askerî mektepte yetişen, görev yaptığı çevrede Fransızcasını geliştiren ve askeri metinlerin tercümesine katkı sağlayarak devletin zirvesine kadar yükselen bir isimden söz ediyoruz.

İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: Birkaç askerî metnin tercümesine yardım etmek, tek başına böylesine yüksek makamlara ulaşmak için yeterli olabilir miydi?

Ya da Mütercim Rüştü Paşa ikbal basamaklarını yükselebilmek amacıyla Tarabya’ya eğlenmek veya aşk yaşamak amacıyla gelen hangi önemli kişilerden destek(!) istemiş olabilir?

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.