Birinci Dünya Savaşı’nın en kritik cephelerinden biri olan Çanakkale, yalnızca bir askerî mücadele alanı değil; tarihî bir hesaplaşmanın sahnesiydi.
İtilaf Devletleri açısından bu cephe, Anadolu’nun kapısını zorlamak ve asırlardır bu topraklarda varlığını sürdüren Türk milletini tarih sahnesinden silmek için atılmış büyük bir adımdı. Çünkü Çanakkale geçildiğinde yol doğrudan İstanbul’a açılıyordu.
İstanbul ise sıradan bir şehir değildi. Yüzyılların başkenti, medeniyetlerin kesişim noktası ve aynı zamanda İslam dünyasının kalbiydi. Bu nedenle Çanakkale’nin düşmesi, sadece bir cephe kaybı anlamına gelmeyecek; bir milletin kaderinin çözülmesi demek olacaktı.
İşte bu yüzden Çanakkale, Türk milleti için açık bir varlık-yokluk meselesine dönüşmüştü.
Ancak bu büyük mücadelenin bir başka yönü daha vardı. Osmanlı ordusunun en kritik kademeleri, büyük ölçüde Alman komutanların kontrolü altındaydı. Savaşın en buhranlı anlarında alınacak kararlar, yalnızca askeri değil, aynı zamanda tarihî sonuçlar doğuracaktı. Ve tam da böyle bir anda, bir Türk komutanın feraseti ile bir Alman mareşalin yaklaşımı karşı karşıya geldi.
1915 Ağustos’unda düşman, Gelibolu’daki ilk çıkarma girişimlerinde istediği sonucu elde edemeyince yeni ve kapsamlı bir planla yeniden harekete geçti. Hedefleri son derece netti: Conkbayırı–Kocaçimen hattını ele geçirerek Türk ordusunun İstanbul ile bağlantısını kesmek ve ardından Anafartalar üzerinden cepheyi çökertmek.
6–7 Ağustos gecesi başlayan çıkarma harekâtı, kısa sürede tehlikenin büyüklüğünü ortaya koydu. Yaklaşık 20 bin kişilik düşman kuvveti, Kocaçimen sırtlarına doğru ilerliyor, üç ayrı koldan Conkbayırı’na yöneliyordu.
Ve en kritik gerçek şuydu: Bu hat neredeyse boştu.
Eğer düşman bu sırtları ele geçirseydi, Gelibolu Yarımadası’nın düşmesi an meselesiydi.
Bu noktada, bölgede düşmana en yakın kuvvetin başında bulunan Mustafa Kemal, beklemeden harekete geçti. Henüz takviye gelmeden elindeki son birlikleri dahi Conkbayırı’na sevk etti. Bu, askeri açıdan son kozunu oynamak demekti. Ama zaman yoktu.
O gün boyunca süren çetin mücadeleyle hat güçlükle elde tutulabildi.
Fakat asıl mesele hâlâ ortadaydı: Sevk ve idare dağınıktı.
Mustafa Kemal’in ısrarla vurguladığı şey son derece açıktı. Bu kadar kritik bir anda komuta tek elde toplanmalıydı. Aksi hâlde, geciken her karar felaketi büyütecekti.
Ordu komutanlığına gönderdiği mesaj, adeta zamanla yarışan bir uyarıydı:
“Daha biraz vaktimiz vardır. Onu da kaybedersek umumi bir felakete uğramamız ihtimali çok büyüktür.”
Ancak bu çağrı beklenen karşılığı bulmadı.
Durumun ciddiyeti artık inkâr edilemez hâle geldiğinde, Yalova’daki karargâhta bulunan Liman vonSanders Paşa, Mustafa Kemal ile telefonla görüştü. Araya kurmay başkanı Kazım Bey girmişti.
Soru kısa ve netti:
“Durumu nasıl görüyorsunuz ve ne yapılmalı?”
Mustafa Kemal cevap verdi:
— Durumu nasıl gördüğümü çoktan size bildirmiştim. Şimdi alınabilecek tek bir tedbir kalmıştır.
— O tedbir nedir?
Mustafa Kemal tereddüt etmeden söyledi:
— Komuta ettiğiniz bütün kuvvetleri emrime veriniz.
Bu cümle bir öneri değildi.
Bu, kaderin sorumluluğunu talep etmekti.
Telefonun öteki ucunda kısa bir sessizlik oldu. Ardından Liman vonSanders’in hafif alaylı sesi duyuldu:
— Çok gelmez mi?
Mustafa Kemal’in tarihe geçen o kesin, sarsılmaz cevabı:
— Az gelir!
Telefon kapandı.
Bu iki kelime, sadece bir özgüven ifadesi değil; savaşın büyüklüğünü en doğru okuyan zihnin hükmüydü.
Çünkü Mustafa Kemal, karşı karşıya olunan tehlikenin sıradan bir cephe krizi olmadığını, doğrudan doğruya bir milletin kaderi olduğunu biliyordu.
O görüşmeden saatler sonra, 8–9 Ağustos gecesi saat 21.50’de, beklenen karar verildi. Mustafa Kemal, Anafartalar Grup Komutanlığı’na tayin edildi.
Bu bir görev değişikliği değildi.
Bu, Gelibolu’nun kaderinin tek bir iradeye teslim edilmesiydi.
Ve o irade, bu yükü taşımaya hazırdı.
Yıllar sonra söylediği şu söz, o gecenin ruhunu özetler:
“Vatanım yok olduktan sonra yaşamam.”
Bugün Çanakkale’ye baktığımızda, çoğu zaman kahramanlıkları ve zaferleri konuşuruz.
Oysa o zaferin arkasında, böylesine kritik anlarda alınan kararlılık dolu duruşlar vardır.
Bazen tarih uzun uzun yazılmaz.
Bazen bir cephe, bir karar ve iki kelime yeterlidir:
“Az gelir.”
Ve o gece Anafartalar’da yalnız bir cephe değil…
Bir milletin kaderi yeniden yazılmıştır.