Yazılarımı takip eden okurlarım bilir; kalemimin ulaştığı her noktada erdemli insandan bahsetmeye gayret ederim.
Bunun temel sebebi, günümüzde birçok kutsal değerimiz gibi erdemli ve edepli olmayı da ne yazık ki unutmuş olmamızdır.
Özellikle son yıllarda insan ilişkilerinde kibir, bir veba gibi ön plana çıkmaya başladı. Kendini beğenmişlik, karşısındakini yok sayma ve tek taraflı yargılama alışkanlığı almış başını gidiyor. Deyim yerindeyse, gücü yeten yetene bir dünya kurmaya çalışıyoruz.
Bu kibir duygusuna bir de yetki eklenirse, asıl yıkım işte o zaman başlar. Edep erkân bilmeyen, erdemden nasibini almamış kişi, yetkiyi eline alınca kendisini "kral" ilan eder. Tarih, gücün zehirlediği ve kibrine yenik düşen nice figürlerle doludur. Eski Mısır’ın Firavunlarından pek çok hükümdara kadar bu güç sarhoşluğu, halkın ihtiyaçlarını gözetmek yerine şahsi egoları tatmin etme yoluna gitmiştir.
MODERN BİR HASTALIK: HUBRİS SENDROMU
İçinde bulunduğumuz dönemde bu tür insanların sayısı ne yazık ki giderek artıyor. Astlarına karşı bir güç gösterisi sergilemek, onları yok saymak ve "ben yaptım oldu" anlayışıyla hareket etmek sıradanlaştı. "Acaba bu bir karakter meselesi mi yoksa bir hastalık mı?" diye araştırırken karşıma çok çarpıcı bir terim çıktı: Hubris Sendromu.
Namıdiğer "Kibir Sendromu"... Bugün toplumun en büyük sosyal yaralarından biri bu. İşin ehli olmayan insanlara makam verildiğinde, o koltuk sahipleri oturur oturmaz kendilerini "nimetten" saymaya, küçük dağları kendilerinin yarattığını zannetmeye başlıyorlar. Sonuç ise tavan yapmış bir kibir ve yitirilen bir insanlık…
Oysa kibir, bizim medeniyetimizin ve tarihimizin hiçbir döneminde tasvip edilmemiştir.
Cihan Padişahı Yavuz Sultan Selim Han, makam ve mevki kibri için ne güzel söyler:
"Padişah-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş,Bir veliye bende olmak cümleden a’la imiş."
Bizim Yunus da ilmin nihai noktasının edep olduğunu şu eşsiz dizelerle vurgular:
Gezdim Halep ile Şam'ı,Eyledim ilmi talep,Meğer ilim bir hiç imiş,İllâ edep illâ edep.
Mevlana’nın o yedi öğüdü ise kibrin panzehiri gibidir: Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi olmayı, hoşgörüde deniz gibi olmayı öğütler. "Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol" diyerek bizi samimiyete davet eder.
MESELE MAKAM DEĞİL, HAKKINI VERMEKTİR
Kıymetli okurlar; asıl mesele bir koltuğa oturmak değil, o makamın hakkını verebilmektir. Mesele, makamdayken Hz. Ömer gibi adaletli, Hz. Osman gibi hayâ sahibi olabilmektir. Mesele, Şems-i Tebrizî’nin dediği gibi; herkes bir şey olmaya çalışırken "hiç" olabilme olgunluğuna erişmektir. Bunu başarabildiğimiz gün, aşamayacağımız dağ, çözemeyeceğimiz sorun kalmayacaktır.
Bu "Hubris Sendromu"nu yani kibir hastalığını ortadan kaldırmanın yolu eğitimden geçer. Bu noktada en büyük görev öğretmenlerimize düşmektedir. Onların atacağı her adım, yetiştireceği her bir erdemli birey, ülkemizi bu ruhsal yozlaşmadan kurtaracaktır. Öğretmenlerimizi yeniden toplumsal kalkınmanın en güçlü dişlisi haline getirmeliyiz.
Kibrin yerini edebe bıraktığı bir dünya temenni ediyorum.