Sevgili Okurlar,
Tarih sadece kitapların tozlu sayfalarında donup kalmış rakamlar yığını değildir; tarih, bir milletin damarlarındaki asil kanda, dedelerin torunlarına bıraktığı vasiyetlerde ve her yıl aynı coşkuyla çarpan yüreklerde yaşar. Bugün sizi, Anadolu’nun "millet-i sadıka"dan "emperyalist piyonu"na evrilen hazin bir ihanet çemberinden çıkış hikâyesine, Osmaniye’mizin vakur ilçesi Düziçi’ne götürmek istiyorum.
Türk milleti, Orta Asya’dan Anadolu’ya taşıdığı adalet sancağını fethettiği her toprakta dalgalandırmıştır.
Biz, kılıçla aldığımız toprağı gönülle mayalamış bir milletiz. Ne kimsenin ibadetine karıştık ne de lisanına pranga vurduk. Eğer Osmanlı, 16. yüzyıldan itibaren sömürgecilikle dünyayı sarsan Avrupalı devletlerin reflekslerine sahip olsaydı, bugün dünyanın yarısı Türkçe konuşur, kıtalar boyu tek bir inanç hâkim olurdu. Fakat biz, toplumların kültürlerini ve dillerini yaşatmayı seçtik; Ermenilere "Millet-i Sadıka" dedik, canımızı ve malımızı emanet ettik.
Ne var ki 19. yüzyılın sonu, kirli bir oyunun sahnelendiği yıllar oldu.
İngilizlerin ve Rusların kışkırtmasıyla piyon hâline getirilenler, bin yıllık ekmeğimizi bölüştüklerimiz, komşumuz olmaktan çıkıp savunmasız köylerimizde insanlık dışı katliamlara giriştiler.
Güney Cephesi’nde Fransızların maşası olan bu zihniyet, Adana’dan Maraş’a, Antep’ten Düziçi’ne kadar bölgeyi bir yangın yerine çevirdi. Büyüklerimizden o günleri dinlerken boğazımız düğümlenir. Köylerde ne er vardı ne de silah… Yiğitlerin hepsi ya Çanakkale mahşerinde ya Yemen’in çöllerindeydi. Geride kalan yaşlılar, kadınlar ve yetim çocuklar; canlarını kurtarmak için dağlara sığındılar. Halkın hafızasına kazınan o sancılı döneme "GaçGaç" adı verilmişti.
Düziçi halkı, bu zulme boyun eğmeyecek kadar vakur, hürriyetine düşkün bir halktı. Hüseyin Hilmi Bey’in önderliğinde; Mehmet Yeşil, Hacı Efendi, İsmail Ökkeş ve Yazlamazoğlu Süleyman Ağa gibi yerel kahramanlar, Osman Tufan Bey ile omuz omuza vererek Kuvayımilliye ateşini yaktılar. Onlar, imkânsızlıklar içinde bir özgürlük manifestosu yazdılar.
Kendi çocukluğumdan hatırlarım; büyük büyük dedelerim Mart Osman’ın, Ömer Kâhya’nın ve Molla Abdullah Hoca’nın o destansı direnişlerini dinleyerek büyüdük biz. 28 Mart günü geldiğinde Düziçi’nde zaman dururdu. Maraşlı Abdal Halil Ağa’nın torunları, dedelerinin o ünlü direniş ruhunu davul tokmaklarında yaşatır; davullarını "gâvurun böğrüne vurur gibi" çalarak sokakları inletirdi. İlkokuldan liseye tüm öğrenciler, kurtuluş günü etkinliğinin yapılacağı alana toplanırdı. Orası sanki bir panayır alanı gibi cıvıl cıvıl olurdu. Sırasıyla gaziler, çeteler ve öğrenciler; Ermeni zulmünden halkın nasıl kurtulduğunu anlatan gösterilerini yapar, herkes onları beğeniyle izlerdi. En coşkulu an ise final bölümüdür; Türk bayrağı açılır, ilçemizin kurtuluşu canlandırılırdı.
Sonrasında herkes kortej yürüyüşüne katılır, bayrağı selamlayarak tören sona ererdi.
Her 28 Mart, benim için sadece bir kurtuluş günü değil, aynı zamanda "tam bağımsızlık ve özgürlük" yeminidir. Gazilerimizin o vakur duruşu, çete kıyafetlerinin içindeki o heybet ve finalde dalgalanan şanlı Türk bayrağı; bize bu vatanın bedelinin kanla ödendiğini hatırlatır.
Bugün, Düziçi’nin düşman işgalinden kurtuluşunun 106. yıl dönümünü kutlarken, o toprağı kanlarıyla sulayan tüm şehitlerimizi rahmetle anıyorum.
Bilinmelidir ki Anadolu’nun her karış toprağında yükselen bu hürriyet sesi, dün olduğu gibi bugün de tüm emperyalist hesapların önündeki en büyük settir.
Hürriyetimiz daim, bayramımız kutlu olsun.