1919 yılı…
Vatanın üstüne çöken işgal gölgesi artık yalnızca bir korku değil, gözle görülür bir hakikatti. Düşman çizmeleri Anadolu’nun bağrına basıyor, imparatorluğun şehit kanlarıyla yoğrulmuş toprağı parçalanmak isteniyordu. Dışarıdan gelen işgal kuvvetleri yetmezmiş gibi içerideki ayrılıkçı unsurlar da bu çözülmeyi hızlandırıyor, milletin sinir uçlarına dokunan hadiseler birbiri ardına yaşanıyordu.
İşte böyle bir hengâmede Amasya’da yaşanan Saat Kulesi Hadisesi, yalnız bir bayrak meselesi değil; milletin haysiyetinin, sabrının ve inancının sınandığı bir imtihan oldu.
İngiliz işgal kuvvetleri, Merzifon’dan gelerek Amasya hapishanesindeki mahkûmların serbest bırakılmasını talep etti.
Hapishane Müdürü ve Komiser İsmail Efendi bu isteği reddetti; yetkinin mutasarrıfta olduğunu belirtti.
Çok geçmeden Mutasarrıf Sırrı Bey hapishaneye geldi ve İngilizlere şu tarihi cevabı verdi:
“Bu mahkûmları buraya İngilizler mi koymuştur ki serbest bırakılmalarını istiyorlar?”
Bu söz yalnız bir bürokratın cevabı değildi; devlet otoritesinin hâlâ ayakta olduğunun ilanıydı.
Fakat İngilizler geri adım atmadı.
Ertesi gün işgal bölgesi temsilcisi Solter’in de içinde bulunduğu bir heyet Amasya’ya geldi. Tehditler savuruldu, Malta sürgününden bahsedildi, gözdağı verildi. Ardından Türk milletinin en hassas damarına dokunan emir verildi:
“Saat Kulesi’ndeki bayrağı indirin.”
İngiliz askerleri kuleye tırmandı, al bayrağı aşağı fırlattı ve yerine kendi bayraklarını astı.
İşte o an Amasya’nın kaderi değişti.
Kahvede oturan gençlerden biri koşarak düşmekte olan bayrağı yere değmeden yakaladı. Ona sarıldı, öptü, gözyaşlarıyla fısıldadı:
“Sabret… Allah bizimledir.”
Bu sahne, bir milletin kalbinden kopan duanın resmiydi.
Kısa sürede Amasya ayağa kalktı. Esnaf dükkânını kapattı, çiftçi sabanını bıraktı, camiden çıkan cemaat kuleye koştu. Tekbir sesleri şehri doldurdu.
İngilizler silah doğrulttu, fakat halk geri adım atmadı.
Âlimler, müftüler, kadılar halkı sükûnete çağırdı.
Çünkü herkes biliyordu ki işgalcilerin istediği şey tam da buydu: kargaşa, kan ve işgal için bahane.
Tam o sırada beklenmeyen bir şey oldu.
Gökyüzü birden karardı, uğultu yükseldi, şiddetli bir fırtına kopuverdi.
Saat Kulesi’nin tepesindeki İngiliz bayrağı paramparça oldu ve Yeşilırmak’a savruldu.
Fırtına dinince Amasyalılar tek bir noktaya bakıyordu:
Boş kalan direğe…
Bu bir işaret gibiydi.
Halk kuleye yürüdü. İki yiğit kuleye çıktı. Besmele ve tekbirlerle al bayrak yeniden yerine çekildi.
O gün Amasya’da yalnız bir bayrak asılmadı; milletin ruhu yeniden ayağa kalktı.
Biraz önce tehditler savuran İngiliz temsilcisi Solter ise askerleriyle birlikte otomobiline atlayıp şehri terk etti. Amasya’dan ayrılırken arkasına bakmaya cesaret edemedi.
Çünkü o gün Amasya’da işgal orduları değil, iman galip gelmişti.
Bugün dönüp baktığımızda bu hadise bize şunu hatırlatır:
Devletler silahla kurulur, fakat milletler imanla ayakta kalır.
Ve bazen bir bayrağı yeniden göndere çekmek, bir milletin kaderini değiştirmeye yeter.