Bazen bir fıkra anlatılır; güldürür geçer sanırsınız. Ama bazı fıkralar vardır ki, insanı güldürmekten çok düşündürür, hatta içini acıtır.
Çünkü anlattığı şey sadece bir espri değil, yaşadığımız çağın aynasıdır.
Adamın biri bir ortamda “kurban” konusunu anlatıyormuş. Hem de öyle bir özgüvenle ki, dinleyenler ilk anda susup kulak kesilmiş.
Anlatmaya başlamış:
“Çocuğu olmayan Hazreti Davut, Allah’a dua etmiş: ‘Yarabbim bana bir kız çocuğu ver, onu sana kurban edeyim’ demiş. Duası kabul olmuş, bir kızı olmuş. Adını Ayşe koymuş. Gel zaman git zaman, kurban vakti gelmiş. Hazreti Davut kızını yatırmış, tam boğazını kesecekken Azrail gökten bir keçiyle inmiş ve ‘Kızı bırak, bunu kurban et’ demiş…”
Ortam sessiz...
Herkes dinliyor. Ama içlerinden biri dayanamamış ve patlamış:
“Yahu bunun neresini düzelteyim? Hazreti Davut değil Hazreti İbrahim, kız değil erkek, Ayşe değil İsmail, Azrail değil Cebrail, kurban edilen de keçi değil koç olacaktı!”
İşte mesele tam da burada başlıyor. Yanlış, yanlış üstüne yanlış…
Ama asıl acı olan, bu kadar yanlışa rağmen hikâyenin rahatça anlatılabilmesi.
Daha da acısı, dinleyenlerin bir kısmının bunu sorgulamadan kabul edebilmesi.
Çünkü insan, fıtratı gereği hakikate meyillidir. Doğruyu aramak, yanlışı ayıklamak insanın yaratılışında vardır. Ama fıtrat bozulduğunda, vicdan susturulduğunda, akıl tembelliğe teslim olduğunda; yanlış sıradanlaşır, yalan normalleşir.
Bugün yaşadığımız tam olarak budur. Yanlış, yanlış olduğu için değil; kimin söylediğine bakılarak değerlendirilir.
Doğru, doğru olduğu için değil; kime yaradığına göre kabul görür. Fıtratın sesi kısmış, hakikat geri plana itilmiştir.
Eskiden biri yanlış bir şey söylediğinde insanlar irkilirdi. “Bir dakika, burada bir hata var” denirdi. Şimdi ise yanlış ortaya çıktığında bile savunuluyor.
“Ben öyle biliyorum”, “Bana böyle anlatıldı” denilerek yanlışta ısrar ediliyor. Oysa bilmekle inanmak aynı şey değildir. İnanmak kolaydır; bilmek ise emek ister. Araştırmayı, sorgulamayı ve fıtrata kulak vermeyi gerektirir.
Bu sadece dini konularla sınırlı değil.
Hayatın her alanında aynı tablo var.
Siyasette, ekonomide, sosyal hayatta…
Yalan, süslenip doğru gibi sunuluyor. Doğru ise çoğu zaman sessiz kalıyor.
Çünkü doğruyu savunmak bedel ister. Yalan ise alkış alır.
Fıkradaki adamın isyanı bu yüzden çok kıymetlidir. “Hangisini düzelteyim?” sözü bir çaresizlikten çok, bir uyarıdır. Yanlış o kadar çoğalmıştır ki, insan nereden başlayacağını bilemez hâle gelmiştir. Bu, fıtratın haykırışıdır.
Fıtrat bozulduğunda; koçla keçi karışır, hakikatle uydurma yer değiştirir, doğruyla yanlış aynı cümlede yan yana durur. Ve en sonunda kurban edilen şey, hayvan değil; hakikatin kendisi olur.
Bugün çocuklarımıza ne bırakıyoruz?
Masal diye yalanı mı, bilgi diye uydurmayı mı, gerçek diye algıyı mı?
Eğer her yanlışı “idare eder” diyerek geçiştirirsek, yarın doğruların idare edemediği bir toplumla karşı karşıya kalırız.
O yüzden yapılması gereken bellidir: Fıtrata dönmek…
Vicdanı yeniden konuşturmak… Yanlışı kim söylerse söylesin düzeltmek, doğruyu kim söylerse söylesin sahip çıkmak.
Aksi hâlde bir gün hepimiz aynı cümleyi kurarız: “Hangisini düzelteyim?”
Ama o gün, düzeltecek doğruyu bulmak bile zor olabilir.