Sabah bir sohbet…
Toplumda değer verilen karakter ve kariyerde bir şahsiyet.
Bir cümle:
“Hocam, sizi bir yere bağlı görüyorlar.”
Cümle sakin.
Ton yumuşak.
Ama arkasındaki zihniyet sert.
Çünkü bu ülkede fikir üretmekten öncei nsanı bir yere koyma refleksi çalışıyor.
Soru şu olmuyor:“ Ne söylüyor?”
Soru şu oluyor:“ Kimden yana?”
Bizde tarafsızlık, çoğu zaman taraf gizlemek gibi algılanır.
Oysa tarafsızlık; kimliksiz olmak değil, ilkesiz olmamak demektir.
Bir konuyu sistem üzerinden konuşuyorsanız, size hemen bir yer tarif edilir.
Bir belediyeyi eleştiriyorsanız, “karşı taraftasınız” denir.
Bir doğruyu teslim ediyorsanız, “yakınsınız” denir.
Ortada sadece akıl vardır.
Ama zihin, aklı tek başına bırakmaya tahammül edemez.
Tarafsız insan rahatsız eder.
Çünkü kontrol edilemez.
Kategorize edilemez.
Slogan üretmez.
Kalabalık büyütmez.
Sistem konuşur.
Ve sistem konuşmak, duygusal kamplaşmaya yatırım yapanları huzursuz eder.
Oysa mesele parti değil.
Mesele şu:
Bir şehir planla mı yönetilecek, yoksa refleksle mi?
Bir kurum kurumsal akılla mı hareket edecek, yoksa kişisel sadakatle mi?
Bir mesele teknik mi değerlendirilecek, yoksa siyasi kimlikle mi?
Benim tarafım yöntemdir.
Benim tarafım sistemdir.
Benim tarafım sürdürülebilirliktir.
Bunu duyan, eğer kendi tarafını kimlik üzerinden tanımlıyorsa, sizi mutlaka bir yere yerleştirmek ister.
Çünkü boşluk korkutur.
Tarafsızlık aslında cesarettir.
Hiçbir kalabalığa yaslanmadan konuşabilmek.
Hiçbir etiketin arkasına saklanmadan durabilmek.
Yanlışa yanlış diyebilmek.
Doğruya doğru diyebilmek.
Ve bunu yaparken kimlik hesabı yapmamak.
Belki de asıl mesele şu:
Biz fikirleri tartışmayı unuttuk.
İnsanları tartışıyoruz.
Argümanı değil, aidiyeti ölçüyoruz.
Akademide de, siyasette de, sokakta da aynı refleks:
Önce konumlandır, sonra dinle.
Oysa gerçek ilerleme, önce dinleyip sonra düşünmekle olur.
Tarafsızlık bir boşluk değildir.
Aksine, en sağlam zemindir.
Çünkü tarafsızlık; herkesin alkışını değil, vicdanın onayını hedefler.
Ve vicdan, hiçbir yere bağlı değildir.