Bir toplantı masası düşünün.
Masada insanlar var.
Ama asıl masada olan şey unvanlar.
Biri konuşuyor.
Cümleleri bilgi üretmiyor; konum hatırlatıyor.
Tecrübe anlatmıyor; hiyerarşi çiziyor.
Sözleri ikna etmiyor; bastırıyor.
Karşısındaki susuyor.
Çünkü gerçekten bilen insan, ilk refleks olarak kendini ispatlamaya kalkmaz.
Gerçek deneyim, sesini yükseltmez.
Gerçek birikim, karşısındakini ezmez.
Ama küçümseme sistematik hâle gelirse…
İnsan bir noktada susmaz.
Ve o cümle çıkar: “Sen beni Karamürsel sepeti mi sandın?”
Bu söz öfke değildir. Bu söz, haysiyetin sınır çizgisidir.
Halk arasında bu ifade, “Beni saf mı sandın?” anlamında kullanılır.
Ama aslında daha derin bir karşılığı vardır: “Beni hafife alarak yönetemezsin.”
Bugün toplumda ince bir sorun var.
Makam ile bilgelik karıştırılıyor.
Unvan ile derinlik eşitleniyor.
Sertlik, güç sanılıyor.
Oysa tarih boyunca kalıcı olan liderlik, insanları küçülterek değil, büyüterek kurulmuştur.
Gerçek yönetim; karşısındakinin onurunu koruyarak yapılır.
Çünkü insanı değersizleştiren bir sistem, günün sonunda kendini de değersizleştirir.
Ve şunu unutmayalım: Tevazu zayıflık değildir.
Tam tersine, kontrol edilebilen güçtür.
Bilgi arttıkça ses azalır. Yetki büyüdükçe sorumluluk ağırlaşır.
Gerçek özgüven, bağırmaz.
Belki de yarının dünyasında en çok ihtiyaç duyacağımız şey; yüksek sesli yöneticiler değil, derinlikli ve vakur duruş sahipleri olacak.
“Karamürsel sepeti” deyimi bir şehre değil, bir zihniyet hatasına cevaptır.
Ve o cümle aslında şunu söyler: Beni küçümseyerek yükselemezsin. Ama beni anlayarak birlikte yükselebiliriz.
Çünkü asıl mesele, insanları bastırarak üstün görünmek değil; insanları yükselterek güçlü kalabilmektir.
Ve yarın bir gün, daha büyük sorumluluklar üstlenmek isteyenler için en kritik sınav şudur:
Gücünüz arttığında, insanlara nasıl davranacaksınız?