Bir isim…
Ama sadece bir isim değil.
Kimi için tarihçi, kimi için nakkaş, kimi için matematikçi…
Ama aslında o, bakmasını bilen bir aklın adıydı.
Asıl adıyla Nasuh bin Karagöz el-Bosnavî…
Ama biz onu, hak ettiği isimle biliriz:
Matrakçı Nasuh.
Savaşları yazdı…
Ama sadece kılıçları değil, şehirleri de çizdi.
Yolları anlattı…
Ama sadece mesafeleri değil, insanın o yollarla kurduğu bağı da gösterdi.
Onun çizdiği şehirlerde hiçbir şey rastgele değildir.
Sokaklar, yapılar, boşluklar…
Hepsi bir anlam taşır. Her çizginin bir hesabı vardır.
Bugün biz şehirler kuruyoruz.
Ama soralım kendimize: Çiziyor muyuz, yoksa sadece yapıyor muyuz?
Planlıyor muyuz, yoksa sadece yetiştiriyor muyuz?
Matrakçı Nasuh bir şehri çizerken; önce görürdü, sonra anlardı, en son anlatırdı.
Biz ise çoğu zaman; anlamadan yapıyor, yaptıktan sonra anlatmaya çalışıyoruz.
Oysa bir şehir sadece beton değildir.
Bir şehir; sabah kepenk sesleriyle uyanır, akşam ışıklarıyla derinleşir.
Çocuk sesiyle çoğalır, sessizlikte bile konuşur.
Şehir dediğin; yaşayan bir bütündür.
Ve bir şehri yönetmek; sadece hizmet üretmek değildir.
Bir şehri yönetmek; o şehrin hikâyesini doğru yazmaktır.
Çünkü yanlış yazılan her hikâye, gelecekte bir sorun olarak karşımıza çıkar.
Bugün açtığın bir cadde, yarın trafiğe dönüşür.
Bugün diktiğin bir bina, yarın gölge olur.
Bugün görmeden yaptığın her iş, yarın çözülmesi gereken bir meseleye dönüşür.
Matrakçı Nasuh bize şunu öğretir:
Önce gör… Sonra düşün… Sonra yap…
Mesele; daha çok yapmak değil, daha doğru görebilmektir.
Daha hızlı ilerlemek değil, daha isabetli karar verebilmektir.
Çünkü bu şehirler rastgele büyüsün diye değil, doğru yaşansın diye var.
Ve bir gün birileri bu şehri yeniden çizdiğinde; “Keşke…” demesin diye, “İyi ki…” desin diye…
Bizim de çizgimiz net olmalı.