Her insanın bir öyküsü vardır.
Her şehrin de.
Bazı şehirler yaşanır.
Bazı şehirler anlatılır.
Bazıları ise yazılır.
14 Şubat; çiçeklerin, mesajların ve görünür duyguların günü.
Ama aynı takvim yaprağında anılan bir başka gün daha var: Dünya Öykü Günü.
Bir gün önce, 13 Şubat’ta anılan Dünya Radyo Günü gibi, bazı günler daha az görünürdür.
Ama tam da bu yüzden daha derindir.
Çünkü gürültünün yanında duran sessizlik, çoğu zaman daha anlamlıdır.
Öykü dediğimiz şey; bir başlangıcı olan, bir kırılma anı yaşayan, yön değiştiren bir yolculuktur.
Şehirler de böyledir.
Bir dönem dururlar.
Bir dönem savrulurlar.
Bir dönem yön ararlar.
Ama en kritik an şudur: Hangi hikâyenin içinde olduğunuzu fark ettiğiniz an.
Çünkü hikâyeler kendiliğinden güzel olmaz.
Yazılır.
Kimi şehirler günü kurtarır.
Kimi şehirler gelecek yazar.
Aradaki fark vizyondur.
Bir öyküde kahraman olmak kolaydır.
Zor olan; hikâyeyi doğru yerden başlatmak, doğru hedefe bağlamak ve sürdürülebilir kılmaktır.
Bir şehri sevmek; ona pankart asmak değildir.
Ona gelecek tasarlamaktır.
Çünkü gelecek rastlantıyla oluşmaz.
Tasarlanır.
Planlanır.
İnşa edilir.
Bugün çiçeklerin konuştuğu bir gün olabilir.
Ama şehirler çiçekle değil, akıl ve emekle büyür.
Asıl soru şudur: Bu kadim şehir, geleceğini tesadüflere mi bırakacak, yoksa kendi hikâyesini yeniden mi yazacak?
En güçlü hikâyeler en sessiz hazırlıklarla başlar.
Bağırarak değil.
Kurarak.
Ve bazı şehirler, kimse fark etmeden yeni bir sayfa açmaya hazırlanır.
Çünkü gerçek sevgi; bir günü değil, yarını korumaktır.