Bazı isimler vardır; hayat hikâyeleri bilinmez.
Doğdukları ev, yürüdükleri sokak, nasıl yaşayıp nasıl öldükleri…
Kayıtlı değildir.
Ama yaptıkları eser, yüzyıllar boyunca ayakta kalır.
13.yüzyılda Anadolu’da bir usta vardı: Ahlatlı Hürrem Şah.
Adını biliyoruz.
Çünkü bir taşın üzerine kazımış.
Gerisini bilmiyoruz.
Fakat yaptığı eser hâlâ konuşuyor.
Bugün Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası yalnızca bir ibadet mekânı değildir.
Yalnızca bir darüşşifa değildir.
O yapı; taşın sabırla yoğrulduğu, geometrinin inanca dönüştüğü, ışığın bile mimariye hürmet ettiği bir medeniyet cümlesidir.
1228–1229’da inşa edildi.
1985’te UNESCO Dünya Miras Listesi’ne alındı.
Ama asıl listeye alınan şey, bir ustanın zamana karşı kazandığı mücadeledir.
Bugün görünür olmak kolay.
Bir tuşla tanınmak mümkün.
Bir cümleyle gündem olmak mümkün.
Ama kalıcı olmak?
O başka bir ustalık ister.
Onun sosyal medyası yoktu.
Takipçisi yoktu.
Algı yönetimi yoktu.
Ama sekiz asırdır ayakta duran bir kapısı var.
Ramazan ayı bize her yıl aynı hakikati hatırlatır: İnsan kendini büyüterek değil, niyetini arındırarak yükselir.
Göstererek değil, derinleşerek.
Gürültüyle değil, sükûnetle.
O kapının taşlarına bakarken şunu düşünmemek mümkün mü?
Belki de bu eser, yalnızca bir mimari başarı değil; nefsini geri çekmiş bir ustanın sabırla işlenmiş niyetidir.
Biz bugün isimlerimizi büyütmeye çalışıyoruz.
O ise eserini büyüttü, ismi küçüldü.
Ramazan, insana şunu öğretir:
Geçici olanla oyalanma.
Kalıcı olana yatırım yap.
Bir insanın büyüklüğü, kaç kişi tarafından alkışlandığıyla değil, kaç yüzyıla dokunduğuyla ölçülür.
Bazı isimler bu dünyaya ait değil gibidir.
Çünkü kendi çağlarına çalışmazlar.
Gelecek çağlara emek verirler.
Ve o kapının gölgesinde şunu anlarız: İnsan unutulabilir.
Makâm geçicidir.
Şöhret buharlaşır.
Ama niyetle işlenen emek, zamana teslim olmaz.
Bazı ustalar kaybolmaz.
Onlar biyografilerinden çekilirler.
Eserlerine yerleşirler.
Ve orada, sessizce, asırlarca kalırlar.