Okurlarıma bu hafta çok ilginç bir aşk öyküsü anlatmak istedim.
Çağla ve Farisi, İstanbul'da iki üniversite öğrencisidir. Çağla, Antalyalıdır ve İstanbul Üniversitesi'nde hukuk okumaktadır. Fârisi ise İranlıdır ve İstanbul Teknik Üniversitesi'nde inşaat mühendisliği okumaktadır.
İki genç okul çıkışında vapurda yolculuk yaparken karşılıklı otururlar. Bakışları karşılaşır ve yüreklerinde bir sıcaklık hissederler. Fârisi, karşısındaki yeşil gözlü ve siyah uzun saçları olan bu güzel genç kadınla tanışmak için can atar, ama bir türlü cesaret edemez.
Çağla ise karşısındaki sakallı ve yakışıklı gençteki masumiyeti hisseder, tanışmak ve konuşmak ister, ama susmayı tercih eder. İkisi de içlerinden konuşmaktadır.
Vapurda Farisi'nin yanında oturan bir yolcunun kucağındaki çanta içinde oturan kedi miyavlayınca bütün dikkatler ona çevrilir. Fârisî, başını çevirince çantadaki İran kedisini görür ve gözleri parlar. Memleketini ve ailesini özlediğini düşünür. Tebriz'deki kedisi, "Simurg" aklına gelir. Kedinin sahibiyle sohbet eder. Çağla, karşısındaki gencin Türkçe'yi değişik konuşmasından O'nun yabancı biri olduğunu anlar.
Vapur, kıyıya yaklaşmak üzereyken Çağla'nın telefonu çalar. Telefonun melodisi kedi sesi şeklindedir. Bu melodi üzerine herkes gülmeye başlar. Bu, Çağla'nın evindeki kedisi, Pamuk'un sesidir. Karşısındaki genç de gülmüştür. İkisinin de ortak kedi sevgisi tanışmalarına sebep olur.
İki genç konuştukça ne kadar çok ortak yönleri olduğunu anlarlar ve zamanla arkadaşlıkları ilerler. Okul çıkışlarında vapurda, İstanbul'un değişik mekanlarında birlikte zaman geçirirler. Sadece akşamları eve gittiklerinde ayrılardır, ama ruhları ve düşünceleri birliktedir.
Bu arada derslerini de ihmal etmezler ve ikisi de okullarından mezun olurlar.
Fârisi, bir inşaat şirketinde işe başlar. Çağla ise, stajını yaptığı hukuk bürosunun isteği üzerine orada çalışmaya başlar. Ailesi ise, kızlarının Antalya'ya dönmesini ve büro açmasını istemektedir. Ama iki genç birbirini çok sevdiği için İstanbul'dan ayrılmak istemezler.
Sonunda ikisi de durumu ailesine açarlar. Fârisi'nin ailesi önce kabullenmese de sonra kabul ederler ve oğullarının kararına saygı duyarlar.
Çağla'nın ailesi ise bu konuda daha katıdır. Yabancı damadı kendilerine layık görmezler. "Çevremizde seni bu kadar isteyen varken elin yabancısına kız vermeyiz" derler. Çağla, anne ve babasına yalvarır ama karar değişmez. Çağla'nın anne ve babası, "hem, konu komşu ne der? Kızlarını elin yabancısına verdi derler" diye düşünmektedirler.
Çağla'nın ailesinin dayatması sonunda iki genç istemeyerek ayrılırlar. İkisinin de hayatı kararmıştır, artık. Oysa ne hayalleri vardı: Fârisi, bir süre çalışıp para biriktirecek, ailesinin de desteğiyle İstanbul'da bir arsa alıp eşiyle birlikte oturacağı, mutlu olacağı evini yapacaktı. Çağla ise zor davaları kazanarak çok başarılı bir avukat olacak ve sevdiğiyle mutlu olacaktı...Mutlu evlerini çocukları şenlendirecekti.
İki ayrı ülkenin gencinin hayallerine, sınır tanımayan sevdalarına Çağla'nın ailesinin önyargıları engel oldu ve evlenemediler.
Sınır tanımayan sevdanın sınırı önyargılar oldu. İki genç, hayata küstü ve hiç evlenmedi.
Çağla'nın ailesi, kızlarına yaptıkları kötülüğü anladılar ama iş işten geçti. Çağla ve Fârisi sevdalarına engel olan önyargılara, örf ve ve adetlere hep lanet okudular.
İkisi de vapurda tanışmalarına sebep olan kediyi düşünerek ve kendi kedilerine sarılarak sevdalarını içinde yaşattılar...
İki ayrı ülkede mutsuz bir şekilde yaşlandılar.