Onlarca kişinin saldırısına uğradı; 44 yaşındaki bir baba yiğit, gözlerimizin önünde basit bir tartışmanın kurbanı oldu.
Bir polis memuru, bir kamu hizmet alanında, kameraların önünde, kalabalığın ortasında darp ediliyor! Ambulans çağrılmıyor! Yetkili çıkmıyor! Sorumluluk alınmıyor!
Sonra o polis memuru gözümüzün önünde hayatını kaybediyor.
Melih Okan Keskin, 44 yaşındaydı. İki çocuk babasıydı. İki gün önce doğum gününü kutlamış, gencecik, fidan gibi bir adamdı.
Olay, TÜVTÜRK istasyonunda bir araç muayenesi sırasında başlıyor.
Park lambasının yanıp yanmadığına dair basit bir itiraz, kısa sürede sözlü tartışmaya dönüşüyor.
Görevli personelin alaycı tutumu, “geçmiş olsun, yarın gelirsiniz” sözleri, tansiyonu yükseltiyor. Ardından olanlar ise artık bir tartışma değil, Toplu Şiddet.
Akıllara durgunluk verecek derecede bir olay. Onlarca insanın içinde 20–30 kişinin bir kişiye saldırdığı bir ortamdan söz ediyoruz.
Bu sırada ne bir güvenlik protokolü devreye giriyor ne de acil sağlık hizmeti çağrılıyor.
Ağır bir şekilde darp edilen Melih Keskin, kendi aracıyla hastaneye gitmek zorunda kalıyor. Beyninde kanama olduğu anlaşılıyor. Acil ameliyata alınıyor. Ve kurtarılamıyor.
*****
Şimdi sormak lazım: Bir insan, hele ki bir kamu görevlisi, kalabalık bir grubun saldırısına uğruyorsa, bu bireysel bir kavga mıdır? Yoksa kurumsal sorumluluk doğuran bir olay mıdır?
Şirket, olay sonrası “personelimiz değil” açıklaması yapıyor.
Tabi yersen…
Ancak aile, bu kişilerin olay tarihinde aktif çalışan olduğunu söylüyor. Dahası, darp olayına karıştığı belirtilen 25–30 kişinin şirket avukatları tarafından temsil edilmesi, kamuoyunda “örtbas mı ediliyor?” sorusunu güçlendiriyor.
Bir başka dikkat çekici nokta daha var: Saldırıya uğrayan kişi ölmeden önce ne bir özür, ne bir açıklama, ne de bir geçmiş olsun telefonu alıyor.
Ancak Melih Okan Keskin vefatından sonra, işin ucu büyüyünce açıklama yapılıyor.
*****
Bu üzücü tablo bize şunu gösteriyor: Melih Okan Keskin, tek bir yumrukla değil; ihmaller zinciriyle, kalabalığın cesaretiyle ve kurumsal duyarsızlıkla hayatını kaybetti.
Bugün geride kalan iki çocuk bir de eş var. Ve cevaplanmamış sorular var.
Bu olay sadece adli makamların değil, bu saatten sonra kamuoyunun da meselesidir.
Çünkü adalet, sadece mahkeme salonlarında değil, bana göre toplumun vicdanında da tecelli eder.
Eğer bu olay tüm yönleriyle aydınlatılmazsa, sorumluluk birkaç kişinin omzuna yıkılıp sistem temize çıkarılırsa, kurumsal ihmaller “talihsiz bir olay” diyerek sıradanlaştırılırsa, kamera kayıtları, tutanaklar, beyanlar eksiksiz ve şeffaf biçimde ortaya konmazsa, kamuoyu gerçeklerle değil, açıklamalarla oyalanırsa işte asıl sıkıntı burada başlamış olur.
Ve bu ülke, Hakkedilmemiş Bir Ölümü Dosya numarasına, Bir Hayatı İstatistiğe Dönüştürmüş Olur.
Ve yarın, yine bir isim duyulur. Çocuklar babasız, anneler evlatsız kalır.
Yine “soruşturma başlatıldı” denir, “gereken yapılacaktır” cümlesi kurulur, Ama yine gerçek sorumlular görünmez kalır.
Çünkü sorun bir kişinin attığı yumruk değildir. Sorun, o yumruğun atılabileceği ortamın varlığıdır.
Sorun, o ortamda kimsenin “dur” dememesidir. Sorun, o yumruğun ardından kimsenin “yardım çağırın” dememesidir.
Sorun, o ölümün ardından kimsenin “bu bizim sorumluluğumuz” dememesidir.
Bir yumruk öldürmez. Ama o yumruğu mümkün kılan düzensizlik, şiddeti besleyen cezasızlık, ihmali normalleştiren kurumsal körlük öldürür.
Ve asıl tehlike: Bu ölümler alışkanlık haline geldiğinde, ihmaller sıradanlaştığında, sessizlik normalleştiğinde, artık sadece insanlar değil, toplumun vicdanı da ölmüş olur.
Bu yüzden bu olay bir son değil, bir vicdan sınavdır. Sadece yargının değil, kurumların, yöneticilerin, şirketlerin ve toplumun vicdan sınavıdır.
Ya bu sınavdan adaletle çıkılır, ya da bir sonraki mezarın başında, bir önceki ölümü neden önleyemediğimizi konuşuruz.
Yarın benzer bir olayda başka bir isim, başka bir aile, başka bir baba yiğit konuşulur.