Bir akademik ilanla başlayan tartışma, üniversitelerde özel şartlar üzerinden şekillenen kadro süreçlerinin ne kadar adil olduğu sorusunu büyütüyor.
Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde açılan bir akademik kadro ilanı etrafında başlayan tartışma, aslında Türkiye’de uzun süredir biriken daha büyük bir sorunun küçük bir yansıması gibi duruyor: “liyakat mı, kriter esnekliği mi?”
İddialara göre Sanat Kuramları ve Eleştirisi Anabilim Dalı için açılan kadro ilanında, akademik alanda oldukça spesifik sayılabilecek “Yörüklerin yaşam alanları ve giyim kuşamı” gibi şartlara yer verildi. Bu durum, Eğitim-İş Antalya Şubesi Başkanı Sadık Acar tarafından “alanla ilgisiz özel şartlandırma” olarak değerlendirilirken, üniversite içinde ve kamuoyunda da farklı soruları beraberinde getirdi.
Elbette burada temel mesele yalnızca bir ilan metnindeki ifadeler değil. Asıl tartışma, üniversitelerin kadro oluşturma süreçlerinde bilimsel ölçütlerin ne kadar korunduğu ve bu ölçütlerin ne kadar “yoruma açık” hale geldiği meselesi.
Üniversiteler: Bilimin mi, yorumun mu alanı?
Bir üniversite kadrosunun ilanı, sadece bir iş duyurusu değildir; aynı zamanda o kurumun bilim anlayışını da yansıtır. Özellikle sanat, sosyoloji, antropoloji gibi disiplinlerde araştırma alanlarının çeşitliliği, zaman zaman özgün ve yerel temalara yönelmeyi de beraberinde getirebilir. Yörük kültürü gibi Anadolu’nun önemli bir sosyokültürel yapısına odaklanmak da akademik anlamda elbette mümkündür.
Ancak burada kritik olan nokta, bu tür bir temanın bir bilimsel tercih mi yoksa kadroyu daraltan bir filtre mi olduğudur. Eğer bir ilan, yalnızca belirli bir kültürel alt başlığa sahip çalışmaları zorunlu kılıyorsa, bu durum doğal olarak “genel akademik rekabeti daraltıyor mu?” sorusunu gündeme getirir.
Liyakat tartışması neden sürekli geri dönüyor?
Sadık Acar’ın açıklamasında dikkat çeken bir diğer unsur ise, aynı bölümde uzun süredir profesörlük kadrosu bekleyen akademisyenlerin bulunduğu iddiası. Bu iddia doğruysa, mesele yalnızca bir ilan şartından çıkıp daha geniş bir “kadro adaleti” tartışmasına dönüşüyor.
Türkiye’de üniversitelerle ilgili en sık eleştirilen konulardan biri, atama ve yükseltme kriterlerinin zaman zaman değişmesi ve bu değişikliklerin geçmiş başvurularla kıyaslandığında belirsizlik yaratmasıdır. Bu da doğal olarak akademik camiada güvensizlik algısını besliyor.
Şeffaflık ihtiyacı
Bu tür tartışmalarda en kritik unsur, sürecin nasıl yürütüldüğüdür. İddialar ne olursa olsun, üniversite yönetimlerinin kamuoyuna açık, net ve ölçülebilir açıklamalar yapması gerekir. Çünkü üniversiteler yalnızca akademik üretim yerleri değil, aynı zamanda toplumsal güvenin de merkezleridir.
Eğer ortada gerçekten mevzuata uygun bir süreç varsa, bunun açıkça ortaya konması gerekir. Eğer soru işaretleri varsa da bunların yine kurumsal mekanizmalarla giderilmesi beklenir.
Bu noktada gözler doğal olarak Rektör Özlenen Özkan ve üniversite yönetiminin yapacağı olası açıklamalara çevrilmiş durumda.
Liyakat nasıl tanımlanıyor
Bu tartışmayı yalnızca bir atama üzerinden okumak eksik olur. Aslında konuşulan şey, üniversitenin nasıl bir bilim anlayışıyla hareket ettiği, liyakatin nasıl tanımlandığı ve akademik özgürlüğün nerede başlayıp nerede sınırlandığıdır.
Yörük kültürü üzerine çalışmak elbette bir akademik tercih olabilir. Ancak bu tercih, rekabeti daraltan bir “zorunlu şarta” dönüşüyorsa, o zaman bilimsel kriterlerin değil, idari tercihlerinin konuşulması gerekir.
Soru şu: Üniversiteler, bilimi çoğaltan bir alan mı olacak, yoksa kriterlerin giderek daraldığı bir seçme mekanizmasına mı dönüşecek?
Çünkü: Bu sorunun cevabı, yalnızca bir kadroyu değil, akademinin geleceğini de ilgilendiriyor.