Hava Durumu

Vermeyince Mabud... Tıkandı Baba'nın ibretlik hikâyesi

Yazının Giriş Tarihi: 01.07.2026 13:18
Yazının Güncellenme Tarihi: 01.07.2026 13:18

Kıymetli Okurlarım,

Bugün sizlerle, insan ömrünün belki de en çetin, en yıpratıcı dönemeçlerinden biri üzerine hasbihal etmek istiyorum: İnsanın bahtsızlığı ve o kısmetsiz nasip çizgisi...

Hayatımızın hemen her evresinde, gölgesi üzerimize düşen evrensel bir duygudur bu bahtsızlık. Geceyi gündüze katar, delicesine çalışır, canıgönülden isteriz. Ancak ne yaparsak yapalım, o görünmez duvara toslar ve bir türlü hedeflediğimiz mesafeye varamayız. Bazen de avuçlarımızın içine kadar gelen bir imkânı, tam yakaladığımızı sandığımız anda parmaklarımızın arasından kaçırırız. İşte o anlarda içimiz sızlayarak, "Ne kadar da bahtsızım!" diye konuşuruz kendi kendimize. Ya da çevremizde gayretine bizzat şahit olduğumuz, dürüstlüğüyle bilinen birinin sürekli kaybettiğini gördüğümüzde, onun adına hüzünlenir ve aynı kader dertlenmesini onun için yaşarız.

Peki, nedir bu talih denilen gizemli muamma?

İnsan ne kadar zorlarsa zorlasın, kendi pınarının akışını değiştirebilir mi?

Gelin şimdi, tarihin en efsanevi kadersizlik hikâyelerinden birine; insan gayretinin ilahi irade karşısında nasıl diz çöktüğünü gösteren o meşhur kıssaya, Tıkandı Baba’nın hikayesine uzanalım. Bize bahtsızlığın da bir sınırı, nasibin de bir hükmü olduğunu anlatan bu ibretlik vakayı yeniden hatırlayalım...

"Cihan Padişahı Sultan Mahmut, günlerden bir gün veziriyle birlikte tebdil-i kıyafet eyleyip İstanbul’un sokaklarına karışır. Amaçları, halkın ahvalini bizzat yerinde görmektir. İstanbul kazan, padişah kepçe misali semt semt gezerken bir süre sonra her ikisi de bitap düşer ve kısa bir mola vermek isterler. Tam o esnada gözlerine, yakındaki kalabalık bir kahvehane ilişir.

Sultan Mahmut kahvehaneye yaklaştığında içerideki yoğunluk dikkatini çeker. Herkes kendi âlemindedir ancak mekânı işleten nur yüzlü, yaşlı adama sürekli aynı minvalde seslenmektedirler:

— Tıkandı Baba, iki kahve!

— Tıkandı Baba, biraz şeker!

— Tıkandı Baba, bir bardak su!

Bu garip hitap karşısında Sultan Mahmut’un merakı uyanır. Yaşlı adama yaklaşarak sual eyler:

— İhtiyar, sana neden 'Tıkandı Baba' derler?

Yaşlı adam, başını hüzünle sallayarak cevap verir:

— Dur hele evladım, işim başımdan aşkın; şimdi onun sırası mı?

Zavallı ihtiyar, karşısındakinin cihan sultanı olduğunu nereden bilsin?

Ancak Sultan Mahmut kafaya koymuştur; bu sorunun cevabını almadan şuradan şuraya gitmeyecektir. Üstelik ihtiyarın o temiz, nurani yüzü padişahın gönlünü çoktan fethetmiştir. Sultan Mahmut, ihtiyarı tekrar yanına çağırıp sorusunu yineleyince, yaşlı adam daha fazla mukavemet gösteremez:

— Tamam evladım, anlatacağım. Siz şuraya geçip oturun, ben iki çay alıp geliyorum, der.

Yaşlı adam çayları getirir, derin ve yorgun bir nefes alarak hikâyesini anlatmaya başlar:

— Ah beyim, ah! Ben bir gün bir rüya gördüm; görmez olsaydım keşke! O günden sonra bu rüyayı insanlara anlattım. Ama hay anlatmaz olaydım! Dilimin cezası olarak adımı 'Tıkandı Baba'ya çıkardılar. O günden sonra da ismim hep böyle kaldı.

Sultan Mahmut, merakı iyice kamçılanmış bir hâlde sorar:

— Peki, bize de anlat Baba, nasıl oldu bu iş?

Yaşlı adam anlatmayı sürdürür:

— Rüyamda herkesin gürül gürül akan bir pınarı vardı. Benim de bir pınarım vardı lakin şarıl şarıl akmaktaydı. Kendi kendime, 'Benim pınarım da herkesinki gibi gürül gürül aksın,' dedim. Elime bir değnek alıp pınarın lülesinden sokarak karıştırmaya başladım. Ama ne oldu biliyor musunuz? Su tamamen kesildi ve damla damla akmaya başladı. Ne kadar uğraştıysam, ne kadar ter döktüysem de o pınarı eski hâline getiremedim. Tam o sırada Hızır aleyhisselam yanımdan geçerken bana seslendi: 'Tıkandı Baba, tıkandı!' dedi. İşte o günden sonra anladım ki, dünyadan bize ancak damla damla rızık var; fazlası yok, gayret beyhude...

Sultan Mahmut, duyduklarından derinden etkilenir. Babanın bu yoksul ve teslimiyetçi hâli sultanın yüreğini sızlatır. Kahvehaneden ihtiyarla vedalaşıp ayrılırlar. Biraz uzaklaştıktan sonra padişah, vezirine döner ve emreder:

— Vezirim, yarından itibaren mübarek Ramazan ayıdır, bilirsin. Sen bu Ramazan boyunca her gün bir tepsi baklava yaptıracaksın. Baklavanın her bir diliminin altına birer altın yerleştireceksin ve o tepsiyi bu Tıkandı Baba’ya ulaştıracaksın.

Vezir, "Emredersiniz hünkârım," diyerek vazifeyi kabul eder.

Nihayet Ramazan’ın ilk akşamı gelir. Özenle hazırlanan, altı altın dolu o sıcacık baklava tepsisini alan askerler, Tıkandı Baba’nın kahvehanesine varırlar. Selam verip içeri girerler ve tepsiyi yaşlı adama uzatırlar. Baba, şaşkınlık içinde sorar:

— Bunu kim gönderdi evlatlarım?

— Sultanımız afiyetle yemeniz için size gönderdi Baba.

Yaşlı adam derviş gönüllüdür:

— Allah devlete, millete zeval vermesin. Allah razı olsun, diyerek tepsiyi kenara koyar.

Akşam olup dükkanı kapatınca baklava kucağında evin yolunu tutar. Yolda giderken hanımının ev ihtiyaçları için tembihte bulunduğu aklına gelir. Lakin ihtiyarın cebinde beş kuruş para yoktur. Bunun üzerine tatlıyı satmaya karar verir ve sokakta bağırmaya başlar:

— Taze baklava! Sıcak sıcak baklava!

O esnada mahallenin Yahudi sakinlerinden birinin canı tam da baklava çekmektedir. İhtiyarın sesini duyunca hemen yanaşır:

— Dur Baba, ben alayım senin tatlıları. Fiyatı nedir?

— On akçe evladım.

Ancak Yahudi bu, pazarlıksız iş yapmaz:

— Baba, benim beş akçem var. İstersen hepsini vereyim, tepsiyi bana ver.

Yorgun olan ihtiyar, bu beş akçenin evinin eksiğini görmeye yeteceğini düşünerek, "Tamam evlat, al afiyetle ye," der.

Yahudi eve gidip yemekten sonra tepsiyi önüne alır. İlk dilimi ağzına atmasıyla dişine sert bir şeyin çarpması bir olur. Bir de bakar ki altın! Bir dilim daha kaldırır, yine altın...

Tepsiyi ters çevirdiğinde her dilimin altında bir altın olduğunu görür ve sevinçten ağzı kulaklarına varır. Ertesi gün ticareti dahi bırakıp ihtiyar adamın yolunu gözlemeye başlar.

Sultanın askerleri ikinci gün de sadakatle baklava tepsisini getirirler. İhtiyar yine dualarla kabul eder tepsiyi. Akşam olup eve dönerken yine cepte para yoktur ve yine aynı Yahudi fırlar karşısına:

— Baba dur! Ben senin baklavanı çok sevdim, sabahtan beri seni beklerim. Ne istersin buna?

— Dün beş akçeye verdim, yine aynı olsun evlat.

— Yapma Baba, bende üç akçe var. Kırma beni, her gün senin tatlılarını ben alacağım, der.

İhtiyar fazla uğraşmak istemediğinden yine kabul eder. Bu devran tam bir ay boyunca böylece sürüp gider.

Ramazan’ın nihayetinde Sultan Mahmut, "Bizim Tıkandı Baba durumunu düzeltti mi acaba?" diyerek merakla kahvehaneye gider. Bir de bakar ki Baba, eski tas eski hamam, aynı gariban hâliyle oturuyor. İçeri girip selam verir:

— Baba, benim askerler bir ay boyunca sana her gün bir tepsi baklava getirmedi mi?

— Getirdi sultanım, Allah sizden razı olsun.

— Peki, sen ne yaptın o baklavaları Baba?

— Sattım sultanım; her gün bir iki akçeye satıp evimin rızkını çıkardım.

Sultan Mahmut hayretler içinde kalır. Bu kez babayı kolundan tuttuğu gibi Devlet-i Aliye’nin hazine dairesine götürür. İhtiyarın eline kocaman bir kürek tutuşturur:

— Daldır bu küreği altınların içine, ne kadar gelirse hepsi senindir!

İhtiyar büyük bir heyecanla küreği altına daldırır. Elleri zangır zangır titreyerek küreği kaldırır ki ne görsün? Kürek ters dönmüş, ucunda sadece bir tek altın kalmıştır; o da düştü düşecektir.

Sultan Mahmut yine hayretler içindedir. Bu defa askerlerine emir verir:

— Bu ihtiyarı Üsküdar’a götürün. Çevreden beğendiği bir taşı alsın ve fırlatsın. Attığı yere kadar olan tüm araziyi ona bağışlayacağım!

Üsküdar’a varırlar. Askerler, "Baba, buradan bir taş beğen," derler.

İhtiyar şaşırır: "Hayırdır evlatlar?" dese de askerler, "Hele sen bir beğen," diye üsteler.

İhtiyar, "Bu küçük, şu yamuk" diyerek araya araya koca bir kaya parçasını gözüne kestirir.

"İşte benim taşım budur," der.

Askerler, "Baba, bu taşı fırlat; düştüğü yere kadar olan arazi padişahımızın fermanıyla senindir," deyince ihtiyar hırsla ve heyecanla koca kayayı kaldırır. Tam ileriye doğru fırlatacağı esnada taş elinden kayar ve talihsiz adamın kafasına düşer. İhtiyar oracıkta ruhunu teslim eder.

Askerler koşarak saraya dönüp vaziyeti hünkâra anlatırlar.

Sultan Mahmut, yaşanan bu ibretlik hadiselerin ardından tarihe mühür gibi kazınan o ünlü kelamını sarf eder:

"Vermeyince Mabud, neylesin Sultan Mahmut?.."”

Birçoğumuzun hayatı da tam da Tıkandı Baba hikayesi gibidir.

İster maddi anlamda ister manevi anlamda olsun; tam kazanacağız ya da mutlu olacağız dediğimiz anda, elimizden her şey kayıp gider.

Ve ben, her böyle bir duygu yaşadığımda Tıkandı Baba gelir aklıma.

Hayatımız işte böyle kıssadan hisseyle örülü.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.