Sultan Abdülaziz'in karısı Neşerek Sultan’ın onur savaşı
Yazının Giriş Tarihi: 24.06.2026 10:40
Yazının Güncellenme Tarihi: 24.06.2026 10:40
Sevgili Okurlar,
Bugün sizinle tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolmuş, okurken insanın boğazını düğümleyen ve vicdanları paramparça eden bir dramı paylaşmak istiyorum. Hep birlikte bir kadının, bir annenin, bir sultanın; Neşerek Sultan’ın trajik sonuna ortak olacağız.
Şöyle arkaya yaslanıp bir düşünelim: Sahi, nedir bu insanlardaki iktidar hırsı? İktidar denilen o zehir, kimin elindeyse ne yazık ki onun oyuncağı oluyordu. Deyim yerindeyse bir dansöz gibiydi iktidar; kimin masasında oynuyorsa ona göbek atıyordu. İşte bu yüzden iktidar sahipleri, günü geldiğinde o şatafatlı anların hiç bitmeyeceğini sanarak hareket ediyorlardı. Maalesef kendi ceplerini doldurmaktan, kendi çıkarlarına göre davranmaktan başka bir şey düşünmüyorlardı. Baş döndürücü bir zarafetin sarhoşluğuyla gözleri kör oluyordu. Hatta tahtın diğer varislerini sürekli dışlayarak veya aşağılayarak adım atıyorlardı. Bilmiyorlardı ki bu zulmün de bir sonu vardı; dünya ne Firavun’a kalmıştı ne de Cengiz Han’a...
Tarih bize defalarca gösterdi ki, bugün zulmettiğin insan yarın iktidara geldiğinde roller tamamen tersine dönüyordu. Ne yazık ki değişmeyen tek şey acıydı; ister kardeş olsun, ister amca hepsi ya aynı acıyı yaşıyor ya da yaşatıyordu.
Kim saltanat koltuğuna çıktıysa, diğeri için kara günlerin başlangıcı oluyordu. Türklerin bin yıllık saltanat geleneği, ne yazık ki bu topraklara hep bu kanlı ve acı tabloları izletti. İşte bu hikayenin en acıklısını, en hüzünlüsünü de Neşerek Sultan yaşadı.
Gelin; Osmanlı’nın o en kısa görünen fakat altı yüz yıllık tarihini tek başına gölgede bırakan uğursuz son yüzyılına, Sultan Abdülaziz döneminin o karanlık günlerine gidelim.
Sultan Abdülaziz’in bir darbeyle tahttan indirilip yerine V. Murat’ın geçirilmesiyle İstanbul, adeta aynı anda iki farklı dünyayı yaşamaya başlamıştı. Bir tarafta Hüseyin Avni ve Mithat Paşa taraftarları, zaferlerini üç gün üç gece süren görkemli eğlencelerle, şenliklerle kutluyor; diğer tarafta Genç Osmanlılar ve Paşalar grubu hiç vakit kaybetmeden siyasi geleceklerinin hesaplarını yapıyordu.
Ama madalyonun bir de diğer yüzü vardı: Derin bir hüzün ve tam bir yıkım... Sultan Abdülaziz, ailesiyle birlikte ortada kalmış, adeta bir kurbanlık koyun gibi akıbetini beklemeye başlamıştı. Sabık padişahın tüm mal varlığına el konulmuş, koca Dolmabahçe Sarayı içindeki avizelere kadar askerler tarafından yağmalanmıştı. Saray darmadağındı; haremdeki hanımlar apar topar üst düzey paşaların konaklarına dağıtılıyor, orada tam bir onur savaşı veriliyordu.
SOĞUK BİR MAYIS GÜNÜNDE BAŞLAYAN ZULÜM
İşte bu can pazarının, bu korkunç karmaşanın tam ortasında bir kadın vardı: Neşerek Sultan. Kocası Abdülaziz Han elinden alınırken, o zaten ağır bir ateşli hastalıkla yatakta pençeleşiyordu. Ama darbecilerin gözü kör, kalbi taştı. Ne "hasta" dediler ne de "kadın"... Onu maiyetiyle birlikte Dolmabahçe’den çıkarıp bir kayığa bindirerek Feriye Sarayı’na sürmeye karar verdiler.
O bitkin, o halsiz sultan, hasta vücudunu bir nebze olsun koruyabilmek ve biraz ısınabilmek için titreyen omuzlarına bir şal örtmüştü. Sadece mütevazı bir şal... Tam o esnada, insanlığın sustuğu o an geldi. Sadaret Yaveri Sami Bey adında biri, Neşerek Sultan’ın koynunda mücevher sakladığı iddiasıyla öne atıldı.
Gözünüzün önüne getirebiliyor musunuz o sahneyi? Sultan Aziz’in ve kayıktaki diğer çaresiz insanların dehşet dolu bakışları arasında, bu adam sultanın omuzlarındaki şalı zorla çekip almaya çalıştı. Hanım Sultan, namusunu ve bedenini korumak için var gücüyle direndi. Ama hırslı ve acımasız bir güce karşı o zayıf bedeni ne yapabilirdi ki? Kısa bir mücadelenin ardından şal elinden kaydı ve sultanın omuzları herkesin önünde açıldı.
Sadece bu mu? O an yapılanları yazmaya insanın içi el vermiyor. Gücü eline geçirenin nasıl bir canavara dönüştüğünü görmek, insanlığımızdan utandırıyor bizi.
Bu an, hem Neşerek Sultan hem de yanı başındaki kederli kocası için ölümden daha ağır, tarif edilemez derecede onur kırıcı bir andı. Bir kadının haysiyetinin, koskoca bir imparatorluğun onuruyla birlikte Boğaz'ın karanlık sularına gömüldüğü andı.
İLİKLERE İŞLEYEN SOĞUK VE ERKEN GELEN ÖLÜM
Zavallı kadın, o saldırı sırasında feci şekilde hırpalanmıştı. Üstelik hava buz gibiydi ve yağmur sicim gibi yağıyordu. Onu hastalıktan ve soğuktan koruyan tek sığınağını, o incecik şalı da ellerinden almışlardı. Bu son darbe, zaten pamuk ipliğine bağlı olan direncini büsbütün kırdı; Neşerek Sultan, oturduğu o kayıkta tir tir titremeye başladı. Sözde bir saltanat kayığındaydı ama yaşadığı tam anlamıyla acımasız bir esir muamelesiydi.
O sarsıcı hadisenin ardından, açık omuzlarıyla, sağanak yağmur altında, Boğaz’ın o dalgalı sularından Feriye Sarayı’na götürüldü. Hem yaşadığı o ağır ruhsal travma hem de iliklerine kadar işleyen o amansız soğuk, hassas bünyesini tamamen çökertti.
Neşerek Hatun, kalbindeki ve bedenindeki bu ağır yaralara daha fazla dayanamadı. Ne onuru elverdi bu zulmü sindirmeye ne de bedeni...
Kocası Sultan Abdülaziz’in ölümünden sadece yedi gün sonra, 11 Haziran 1876’da, Feriye Sarayı’nın soğuk odalarından birinde hayata gözlerini yumdu.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Abdullah ŞAHİN
Sultan Abdülaziz'in karısı Neşerek Sultan’ın onur savaşı
Sevgili Okurlar,
Bugün sizinle tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolmuş, okurken insanın boğazını düğümleyen ve vicdanları paramparça eden bir dramı paylaşmak istiyorum. Hep birlikte bir kadının, bir annenin, bir sultanın; Neşerek Sultan’ın trajik sonuna ortak olacağız.
Şöyle arkaya yaslanıp bir düşünelim: Sahi, nedir bu insanlardaki iktidar hırsı? İktidar denilen o zehir, kimin elindeyse ne yazık ki onun oyuncağı oluyordu. Deyim yerindeyse bir dansöz gibiydi iktidar; kimin masasında oynuyorsa ona göbek atıyordu. İşte bu yüzden iktidar sahipleri, günü geldiğinde o şatafatlı anların hiç bitmeyeceğini sanarak hareket ediyorlardı. Maalesef kendi ceplerini doldurmaktan, kendi çıkarlarına göre davranmaktan başka bir şey düşünmüyorlardı. Baş döndürücü bir zarafetin sarhoşluğuyla gözleri kör oluyordu. Hatta tahtın diğer varislerini sürekli dışlayarak veya aşağılayarak adım atıyorlardı. Bilmiyorlardı ki bu zulmün de bir sonu vardı; dünya ne Firavun’a kalmıştı ne de Cengiz Han’a...
Tarih bize defalarca gösterdi ki, bugün zulmettiğin insan yarın iktidara geldiğinde roller tamamen tersine dönüyordu. Ne yazık ki değişmeyen tek şey acıydı; ister kardeş olsun, ister amca hepsi ya aynı acıyı yaşıyor ya da yaşatıyordu.
Kim saltanat koltuğuna çıktıysa, diğeri için kara günlerin başlangıcı oluyordu. Türklerin bin yıllık saltanat geleneği, ne yazık ki bu topraklara hep bu kanlı ve acı tabloları izletti. İşte bu hikayenin en acıklısını, en hüzünlüsünü de Neşerek Sultan yaşadı.
Gelin; Osmanlı’nın o en kısa görünen fakat altı yüz yıllık tarihini tek başına gölgede bırakan uğursuz son yüzyılına, Sultan Abdülaziz döneminin o karanlık günlerine gidelim.
Sultan Abdülaziz’in bir darbeyle tahttan indirilip yerine V. Murat’ın geçirilmesiyle İstanbul, adeta aynı anda iki farklı dünyayı yaşamaya başlamıştı. Bir tarafta Hüseyin Avni ve Mithat Paşa taraftarları, zaferlerini üç gün üç gece süren görkemli eğlencelerle, şenliklerle kutluyor; diğer tarafta Genç Osmanlılar ve Paşalar grubu hiç vakit kaybetmeden siyasi geleceklerinin hesaplarını yapıyordu.
Ama madalyonun bir de diğer yüzü vardı: Derin bir hüzün ve tam bir yıkım... Sultan Abdülaziz, ailesiyle birlikte ortada kalmış, adeta bir kurbanlık koyun gibi akıbetini beklemeye başlamıştı. Sabık padişahın tüm mal varlığına el konulmuş, koca Dolmabahçe Sarayı içindeki avizelere kadar askerler tarafından yağmalanmıştı. Saray darmadağındı; haremdeki hanımlar apar topar üst düzey paşaların konaklarına dağıtılıyor, orada tam bir onur savaşı veriliyordu.
SOĞUK BİR MAYIS GÜNÜNDE BAŞLAYAN ZULÜM
İşte bu can pazarının, bu korkunç karmaşanın tam ortasında bir kadın vardı: Neşerek Sultan. Kocası Abdülaziz Han elinden alınırken, o zaten ağır bir ateşli hastalıkla yatakta pençeleşiyordu. Ama darbecilerin gözü kör, kalbi taştı. Ne "hasta" dediler ne de "kadın"... Onu maiyetiyle birlikte Dolmabahçe’den çıkarıp bir kayığa bindirerek Feriye Sarayı’na sürmeye karar verdiler.
O bitkin, o halsiz sultan, hasta vücudunu bir nebze olsun koruyabilmek ve biraz ısınabilmek için titreyen omuzlarına bir şal örtmüştü. Sadece mütevazı bir şal... Tam o esnada, insanlığın sustuğu o an geldi. Sadaret Yaveri Sami Bey adında biri, Neşerek Sultan’ın koynunda mücevher sakladığı iddiasıyla öne atıldı.
Gözünüzün önüne getirebiliyor musunuz o sahneyi? Sultan Aziz’in ve kayıktaki diğer çaresiz insanların dehşet dolu bakışları arasında, bu adam sultanın omuzlarındaki şalı zorla çekip almaya çalıştı. Hanım Sultan, namusunu ve bedenini korumak için var gücüyle direndi. Ama hırslı ve acımasız bir güce karşı o zayıf bedeni ne yapabilirdi ki? Kısa bir mücadelenin ardından şal elinden kaydı ve sultanın omuzları herkesin önünde açıldı.
Sadece bu mu? O an yapılanları yazmaya insanın içi el vermiyor. Gücü eline geçirenin nasıl bir canavara dönüştüğünü görmek, insanlığımızdan utandırıyor bizi.
Bu an, hem Neşerek Sultan hem de yanı başındaki kederli kocası için ölümden daha ağır, tarif edilemez derecede onur kırıcı bir andı. Bir kadının haysiyetinin, koskoca bir imparatorluğun onuruyla birlikte Boğaz'ın karanlık sularına gömüldüğü andı.
İLİKLERE İŞLEYEN SOĞUK VE ERKEN GELEN ÖLÜM
Zavallı kadın, o saldırı sırasında feci şekilde hırpalanmıştı. Üstelik hava buz gibiydi ve yağmur sicim gibi yağıyordu. Onu hastalıktan ve soğuktan koruyan tek sığınağını, o incecik şalı da ellerinden almışlardı. Bu son darbe, zaten pamuk ipliğine bağlı olan direncini büsbütün kırdı; Neşerek Sultan, oturduğu o kayıkta tir tir titremeye başladı. Sözde bir saltanat kayığındaydı ama yaşadığı tam anlamıyla acımasız bir esir muamelesiydi.
O sarsıcı hadisenin ardından, açık omuzlarıyla, sağanak yağmur altında, Boğaz’ın o dalgalı sularından Feriye Sarayı’na götürüldü. Hem yaşadığı o ağır ruhsal travma hem de iliklerine kadar işleyen o amansız soğuk, hassas bünyesini tamamen çökertti.
Neşerek Hatun, kalbindeki ve bedenindeki bu ağır yaralara daha fazla dayanamadı. Ne onuru elverdi bu zulmü sindirmeye ne de bedeni...
Kocası Sultan Abdülaziz’in ölümünden sadece yedi gün sonra, 11 Haziran 1876’da, Feriye Sarayı’nın soğuk odalarından birinde hayata gözlerini yumdu.
YAZARLARIMIZ Tüm Yazarlarımız
Eskiden mahalle bakkalları vardı. İnsan neye ihtiyacı varsa oradan almaya çalışırdı. Ekmek bulunurdu. Şeker bulunurdu. Çay bulunurdu. Paranız varsa alırdınız. Yoksa da bakkalın veresiye defterine yazdırır, yine alırdınız. Bugün alışveriş merkezleri var. Dijital mağazalar var. Dünyanın öbür ucund